Archive for Ağustos, 2012

Bir acayip hallerdeyim

Dedim ya, tatil boyunca da böyleydi Duru. Bir acayip bu aralar. Memnuniyetsiz, huzursuz… İç dünyasında neler yaşıyor bilmiyorum. Sabahları yine beni çok zor gönderiyor. Onu televizyonun başında bırakıp gitmek çok ağırıma gidiyor. Başka çarem yok ama. “Bırakma beni, işe giderken çok özlüyorum seni” diyor. Üzülüyorum. Bunu bir türlü atlatamadı, kabullenemedi.

Babayla arası daha iyi bu aralar, çok düşkün. Seviniyorum. bazen de belli olmuyor, itiveriyor zavallıyı. Durup durup bizi sevdiğini söylüyor. Biz de onu sevdiğimizi tekrar ediyoruz.

Dün ona makas aldım, kırmızı. Eve gittiğimde verdim. Fırlatıp attı, beğenmedim dedi. Mavi istiyormuş.

Kıyafet beğendiremiyorum. Deseni yan tarafta olan bir şeyi giymek istemiyor. Takıntıları var. Kazayla ellerim ıslak değersem ona sinirleniyor. Teyzesi bayramda kıyafet almış ona, giymedi, çaresiz değiştireceğiz. Her şey onun istediği zamanda olacak. Kolayını buldum ama, çoğu zaman kurtarıyor durumu. Mesela hadi tuvalete gidelim diyorum, tabii beklenen cevabı veriyor bana “Hayır” diyor. Ben de “tamam sen bilirsin” diyorum. Hemen arkasından “Tamam annecim geliyorum” diyor. İplerin onun elinde olduğunu hissetmek istiyor, ben de elimden geldiğince hissettirmeye çalışıyorum. Dikleşmek çözmüyor olayı, onun suyuna gitmek gerekiyor çaktırmadan. Tabii arada “ben senin annenim” i de hissettirmek lazım, yoksa işler çığırından çıkıveriyor.

Laflar büyük adam lafı zaten. Geçen sabah babasını uyandırmaya çalışıyordu. Uyanmayınca “Aman senin de muhabbetin çekilmiyor” dedi:) Nereden öğrendin bu lafı dedim, “Keloğlan’dan” dedi. Bu lafı kullanması hoş değil ama lafları tam yerinde kullanıyor olması büyük beceri bence:)

Çok da komik. Geçen akşam su içiyor. Birden durdu, “Anne, çok su içmemeliyiz değil mi” dedi. Yok, tam tersine çok içmeliyiz dedim. “Ama o zaman gece yatakta içimiz tuhaf olur, tuvalete koşmak zorunda kalırız“ dedi gülerek:) Kaldım öylece:)

Dün Ebrulara gittik. Güneş Duru’nun hangi takımı tuttuğunu sordu. “Horse” takımı dedi:) Çok sevdiği için atlar bu aralar dinozorlardan daha da ön planda…

Çok karışık çoook. Asabi, komik, bilmiş, zıpır, hareketli, duygusal, sevgi dolu… Bu haller acayip haller değil de ne peki??

 

Bayram tatili-Bölüm 3: Dans ve hayvanlar…

Tatil boyunca Duru’nun isteği at binmek ve hayvanları beslemekti. Bir de akşamları mini disco’da dans etmek…

Denizatı’nda at olduğunu daha önceden biliyorduk. Duru da öğrendikten sonra sabırsızlıkla bekliyordu at bineceği günü. Gittiğimiz günden son güne dek bindi. Bazen o kadar diretiyordu ki onu ikna etmek çok güç oluyordu, hep at onunla olsun istiyordu.

Atın adı Nazlı’ydı. Çok da sakin, güzel bir attı. Duru da öyle güzel bindi ki seyreden herkes hayranlıkla bakıyordu ona:) Keyfini çıkara çıkara, salına salına gezdi oralarda:)

Nazlı’dan indikten sonra onu sevmeyi de ihmal etmedi tabii:)

Genellikle sabahtan ya da öğle saatinde at biniyor sonra da hayvanat bahçesine hayvanları beslemeye gidiyorduk.

Babası atlar için taze yapraklar koparıyor, Duru da onları taşıyordu.

Hayvanat bahçesinde iki at, sayısını bilemeyeceğim kadar çok tavşan, tavuk, horoz, ördek, güvercin vardı. Besleme işlemi önce atlardan başlıyordu.

Kahverengi olan daha uysaldı, önce onu besledi Duru.

Benekli olan biraz tedirgin görünüyordu. Ama o kadar ses çıkardı, bizimle adeta konuştu ki usulca yaklaşıp onu da besledi en sonunda.

Önce midelerini, sonra da ruhlarını besledi atların, güzelce sevdi onları…

Sıra tavşanlardaydı.

Hepsi tek tek geldiler, o kadar çoklardı ki…

Bir de anne ve yavru tavşan vardı, çok güzellerdi…

Direkt minicik yaprakları elleriyle yedirdi tavşanlara. Duru’nun sayesinde ben de besledim tavşanları, hayatımda ilk kezzz. Bir şey daha öğretmişti  bana Duru, böyle bir güzelliği yaşamayı öğretmişti. Yumuşacıklardı…

Sırada tavuklar vardı. Duru’nun elini gagalasalar da pes etmedi:)

Gündüzler böyle geçti işte…

Akşam olduğunda bizim küçük hanım giyinip süslenip yemekten sonra soluğu mini disco’da alıyordu. İlk akşam öyle güzel bir performans sergilemişti ki Nuran Duru’yu son akşamki gösteride oynatmaya karar vermişti:)

Onu izlerken ben bile hayretlere düştüm zaman zaman, çok başarılı dans konusunda:)

Sonraki akşamlar da benzer şekilde geçti. Bir gün kafenin önünde, bir akşam diskoda, bir akşam da tiyatrodaydı Duru…

Burada da tren oldu yine. Trenden kopuyor sonra ağlayarak yanıma geliyordu:) Ben de tekrar gruba katıveriyordum onu:)

Öndeki Nuran, Duru’nun çok sevdiği oyun ablası. Son akşam için hazırlanan gösteride Duru da yer aldı, tabii bir sürprizle ben de:) Külkedisi oyunu sahnelenecekti. Fakat çocuk bulamadı Nuran. Gittiğimiz dönemde herkes evine dönüyordu. Duru’yu provaya götürdüm. Ben ve bir veli daha vardı. Çaresizlik beni Kral, diğer veliyi de Külkedisi yapmıştı:) Defalarca sahnelere çıkan ben, Duru’yla aynı sahneyi paylaşacağım için başka bir heyecanlıydım.

Önce oyun parkında toplandık.

Sonra sahnenin olduğu alana geçtik. Çok da sıcaktı hava…

Provada aksilik yakamızı bırakmadı. Elektrikler bile kesildi. Duru “Tuttu fırlattı kalbimi” şarkısında dans edecek, tiyatro oyununda da Külkedisi’nin kötü kalpli kızlarından birini oynayacaktı. Ama o kendisinin t-rex olacağını zannediyordu:) Başka türlü de çıkmazdı zaten sahneye.

Prova boyunca sabırsızlıkla kendi sırasını bekledi. “Ben ne olacağım, ne zaman dans edeceğim” dedi durdu:)

Önce dans provası alındı. Nuran hareketleri gösteriyor, çocuklar da aynısını yapmaya çalışıyordu. Duru, aralarında en küçüğüydü, yine de fena sayılmazdı. Bir ara dikkati dağılıyor, başka yerlere dalıp gidiyordu, onu öylece izlemek komikti gerçekten:) Sonra da bir kez kabaca oyunu prova ettik. Çocuklar çok yorulmuştu.

Akşam olduğunda Nuran’ı bulmaya çalıştık. Yemekte görmüştük kendisini. Anlaştığımız gibi saat 9′da prova almak için sahnenin oraya gittik. İçerden bağırışlar geliyordu. Sonunda Nuran’ı delirtmişlerdi.

Başka animatörler oradaydı ama Nuran yoktu aralarında, olmayacaktı da… Kendi başımıza kalmıştık.

Apar topar hazırlandık. Çocuklara ve bizlere ne buldularsa giydirdiler. Benimki evlere şenlikti, kocaman bir pantolon, iğrenç bir gömlek, sünnet pelerini ve taç yerine de sünnet şapkası:) Gerisini siz düşünün artık. Duru beni böyle görünce ağlamaklı oldu “Hiç güzel olmadın çıkar” diye tutturdu. Bir yandan onu ikna etmeye çalışırken diğer yandan öbür çocukları giydirmeye çalıştım. Duru hiçbir şey giymek istemedi, öylece, üzerindekilerle sahneye çıktı. En son sakal takmak isteyince ağlamaya başladı, ben de sakal takmaktan vazgeçtim.

Gösteri zamanı gelmişti. Çocuklara hareketleri gösteren olmayacaktı. Doğaçlama gelişecekti her şey.

İlk grup “Mossa”da dans etti. Sonra sıra Duru’nun dans gösterisine geldi. Çıktı, nerede duracağını hatırlattım sahneye çıkmadan önce. Dans ederken yan gözle de bana bakıyordu. Gurur duydum onunla:)

En miniğiydi içlerinde. Yine de çok cesaretliydi bence…

Danstan sonra kısa bir oyun daha vardı. Sonra sıra bizim oyuna geldi. Önce Duru çıktı ablalarıyla, üvey annenin kötü kızlarından biri olarak:)

Bu üçlü çok komik görünüyordu bence.

Sonra ben çıktım sahneye, Kral olarak:) Duru sahneye çıktığında ablalarından biri onu çektiği için düştü, yanlış yere gidiyordu çünkü:( Üzüldüm.

Sonra Külkedisi’nin düşürdüğü ayakkabıyı prensle birlikte evleri dolaşarak denetme sahnesi geldi. “A bu da olmadı, bu da olmadı, bu da olmadı” repliğini söyleyince Duru’nun kahkahaları hâlâ kulağımdan gitmiyor, çok hoşuma gitti. Geçen akşam uyumadan önce hatırladı, kendi kendine söyleyip gülüyor, “anne çok komiktin” diyordu.

Oyun öyle böyle bitmişti. Sahneye çıktık tüm ekip.

Tek tek çocuklara ad, yaş ve büyüyünce ne olacaklarını soruyordu animatör. Adını ve yaşını güzelce söyledi Duru. Genellikle birisi yaşını sorduğunda bana döner, bildiği halde “anne kaç yaşındayım” diye sorardı, bu kez yapmadı, kendisi cevap verdi. En son soruyu düşündü düşündü, en sonunda “dinozor” diye cevap verdi:) Güldük hepimiz.

 

Sahneden herkes inmeden biz çıktık, Duru iyice huzursuzlanmıştı çünkü.

Son gün kahvaltıdan sonra soluğu denizde aldık. Bize inat çok mu güzeldi ya da biz gideceğimiz için mi böyle geliyordu bilmiyorum. Denizden sonra odaya gidip hazırlandık, bavulları arabaya yerleştirdik. Sonra son kez Nazlı’ya bindi Duru, ardından tavşan ve atları besleme… Duru buradan gideceği için üzülüyordu. Sevmişti. Bana göre ise tam karardı, artık sıkılmaya başlamıştım çünkü…

Mustafa ve ailesiyle de vedalaştıktan sonra yola çıktık.

Bir tatil daha burada bitmişti. Duru bu tatilde biraz daha agresifti, tam bir 3 yaş sendromu yaşıyordu. O nedenle daha zordu bu tatil bizim için. Tam olarak anlaşabildiği bir arkadaş da bulamadı, bir tek Mustafa vardı. Onunla da her zaman vakit geçiremedi. O nedenle huzursuzluğunu daha çok yansıttı bize.

Dönüşte İzmir Bornova pazarına uğradık. Yemek, mola derken gece 12 gibi evdeydik.

Özlemişim evimi…

 

 

Bayram tatili-Bölüm 2

Yollara düşmüştük…

İkinci durak Denizatı Tatil Köyü idi. Bayram tatili için rezervasyon yaptırmakta gecikince istediğim hiçbir yerde boş oda bulamamıştım. En son çare olarak Denizatı’nı arayıp sormayı denedim. Oradaki Yurdagül Hanım çok yardımcı oldu bana sağ olsun… 4 geceyi kurtarmıştık.

Denizatı Tatil Köyü tam çocuklar için. Doğal, yemyeşil, hayvanat bahçesi, atı olan bir tatil köyü. Bununla birlikte sivrisineği de bol tabii. Tek katlı evlerden oluşuyor. Evleri yaparken mümkün olduğunca ağaçlara dokunmamaya çalışmışlar. Bunun yanı sıra biraz bakımsız geldi bana, çok daha güzelleştirilebilir istenirse. Neyse, saat 12 gibi oradaydık.

Biz biraz çevreyi keşfederken hemen odamızı hazırlamışlardı bile. Duru içeri girince kendini hemen yatağın üzerine bıraktı, odayı beğenmişti anlaşılan:)

Hazırlanıp, çantamızı da alarak yemeğe gittik.

Denizatı’nda rutinlerimiz oldu. her gün mutlaka yaptığımız şeyler. At binmek, hayvanat bahçesine giderek hayvanları beslemek, deniz, mini disco gibi… Öğlen de vakit geçirmek için kafede oturup bir şeyler içiyorduk.

Denizatı’nın denizi güzel fakat dibin kum olmaması biraz rahatsız ediyor insanı. Deniz ayakkabısı lazım. Bunun yanında pırıl pırıl bir suyu var. Hemen derinleşiyor. Bana pek hitap etmedi denizi. Duru ise çok keyif aldı.

Babasıyla dubalara kadar yüzme yarışları yaptı.

Bazen de aşk yaşadılar:)

Her öğlen mısır yemeye devam edildi. Bazen günde iki kez…

İstanbul’da yunusları izlemeye gittiğimizde oradaki satış alanından oyuncak yunus görüp krize girmişti Duru. Babası da başka bir zaman başka bir yerden alacağına söz vermişti. Biz de Migros’ta denizde üzerine binmek için yunus görünce aldık.

Dikkatlice tutmak gerekiyordu, çünkü devrilme ihtimali çok yüksekti. Ayrıca şişirmesi, indirmesi de başka bir problem…Serhan’la ciğerlerimiz genişledi valla:)

Bir öğlen yemeğe giderken plajda bıraktık. Döndüğümüzde yoktu. Ya rüzgar ya da başka bir taliplisi yunusu alıp götürmüştü uzaklara… Duru fark etmedi epey. Ertesi gün “rüzgar onu sürüklemiş kızım” dedim. “Zaten dengesi bozuktu anne” dedi Duru, üzülmedi allahtan…

Orada güzel bir çocuk parkı ve mini club da vardı.

Nuran, çocuklarla güzel ilgilendi. Duru da çok sevdi onu. “Sana İstanbul’da böyle bir oyun ablası bulayım” deyince kabul etti hemen. Okul fikrine çok karşıydı buraya gelmeden önce…

Burada restorancılık oynuyorlar, Duru garson, diğerlerine servis yapıyor:) Epey oynadı, bizle oynasa sıkılır, orada arkadaşları, Nuran Ablası vardı. Arkadaş istiyor artık Duru…

Arkadaş deyince… Orada da bir Mustafa’mız oldu. 2 yaşında, tam bir alem. Biz çok sevdik ailece… Ailesini de tabii.

Duru yemeğe ya da denize gitmek istemediğinde “ama Mustafa seni bekliyor” deyince hemen gidiyordu. Bize bu sayede de çok yardımı oldu Mustafa’nın: ) Birlikte oynadılar, resim yaptılar, dans ettiler diskoda…

Dedim ya, hepimiz sevdik Mustafa’yı…

Bir de Duru’nun en büyük keyfi balık havuzunun orada oturup onları seyretmek oldu…

Tatilde Serhan’ın arkadaşı Ayşegül’le de görştük. O da tesadüfen Seferihisar tarafındaymış. Onu da alıp İpekkum’a gittik bir öğlen. Ayşegül’ün yengesinin kedisi Duman ise unutulmazdı, gri, kocaman ve utangaç:)

Ayşegül Duru’nun, ben de onların resmini çektim denizde…

Böylece koca iki yıl İstanbul’da görüşemeyerek, bu 4 güncükte Ayşegül’ü de görme başarısını elde ettik:)

Denizatı’nda günlerimiz hemen hemen aynı geçti. At, hayvanat bahçesi ve mini diskoyu sonraki yazıda anlatacağım…

 

 

Bayram tatili-Bölüm 1

Bir bayram daha geçti. 10 gün tatil iyi geldi hepimize. Böyle uzun tatillerin sonrası daha zor oluyor ama…

Neyse, bu kez tatil Seferihisar yakınlarındaki Sığacık’ta başladı.

Kalbim Sığacık’ta kaldı…

Pazar günü öğleden sonra Sığacık’taydık. Konaklama için Teos Pansiyon’u seçmiştik, güzel, temiz bir yerdi. Önde küçük bir bahçesi var, tam deniz kenarında.

Her zaman esintili bir konumda. Hiç terlemeden, sıkılmadan iki gün geçirdik, hatta üşüdük bile. Mis gibi, tertemiz havası var. Sabah denizin dalga sesleriyle uyanıyorsunuz. Teos Pansiyon, bence oradaki en iyi alternatiflerden biriydi… Sahipleri de çok misafirperver, Duru’yla da ilgilendiler. Bizim kız başta yüz vermese de  sonradan alıştı. Özellikle anneanneyi çok sevdi. Bahçede bir de köpekleri var, Mobi, ama bildiğiniz, kendini sevdirenlerden değil. Kazayla sevseniz bir iki okşamadan sonra hırlayıveriyor, ısırmıyor ama. Köpeğin huyunu öğrenen Duru bir daha yaklaşmadı yanına, “biraz sinirli bu köpek” diyip durdu:)

Gittiğimiz gün Sığacık’ın meşhur pazarı vardı Kaleiçi’nde. Çok sevdim, taptaze sebzeler, otlar, meyveler, ev yapımı reçeller, börek, dolma ne ararsanız var. Herkes evinde yaptığı şeyleri getirip satıyor burada. Böreklerin hepsinde gözüm kaldı diyebilirim:)

Yemek için Kaleiçi’ndeki Elif gözlemeevini seçtik.

Duru mantıya bayıldı, kendisi kaşık kaşık yedi.

Karnımızı doyurduktan sonra sokakları keşfe çıktık.

Duru’yu gören pazarcı kadınlardan biri “Ne güzel şuna bak, çizgi film çocuğu gibi” diyerek yanındakine söylüyordu, bu yorum çok hoşuma gitti:) Hakikaten de öyle görünüyordu:)

Bu da Paşa Kaptan’ın evi. Kendi evini denizden çıkardığı taşlarla bizzat kendisi süsleyip boyamış. Çok güzel görünüyor.

İlk gün deniz için Akkum plajını seçtik. Deniz çok parlak değildi. Duru simidini taktığı gibi soluğu denizde aldı.

Zaten 2 saat sonra odaya döndük.

Akşam yemeği limandaki Burç Restoran’daydı. Kesinlikle tavsiye ederim, balık taze, mezeler güzel, fiyatsa makuldü. Duru orada bulduğu bir arkadaşla coşarak restoranı sesiyle çınlattı adeta:) Bu da şımardığı anlardan biri…

Yemekten sonra Teos’a döndük. Baktık, bahçede anneanne ve ablalar tavla oynuyor. Hemen Duru da dahil oldu olaya. Anneanne’yi yenen yokmuş şimdiye kadar, yanına uğur böceğini de aldı, yine yenilmedi tabii.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra Sığacık’a yarım saat uzaklıktaki İpekkum’a gittik. Oradaki kafede bir şeyler yedik, Duru biraz resim çizdi,

Biraz gözlük taktı, bana poz verdi.

Saatin üçbuçuk olmasını bekledik yakıcı güneşin etkisinden kurtulmak için. Deniz güzeldi, o kadar sığdı ki yürüdük yürüdük yine de boyumuzu aşıramadık:) Duru simidini taktığı gibi denizde fink attı.

Burada da babasıyla korku şatosu yapıyorlar kumdan:)

Bu tatil babasıyla daha çok yapışıktı Duru. Çünkü her kız çocuğunun eninde sonunda babayı bulduğu gibi Duru da babayı bulmuştu:) Bu duruma bozuldum tabii ama benim için daha rahat özgür bir tatil oldu. Onlar denizde vakit geçirirken ben de onları izleyip bol fotoğraf ve video kaydı yaptım:) Aman ne özgürlük:)

Neredeyse her öğlen mısır yedi. Hem de nasıl bir iştahla! Mısırcı geçince sıkıysa alma bakalım, nasıl koparıyor kıyameti. Mecbur aldık. O da afiyetle en ufak tanesine kadar silip süpürdü.

İkinci akşam yemekten sonra Duru’yu lunaparka götürdük. Orada arabaya, dönmedolaba bindi, tramplende zıpladı. İlk kez tek başına bu kadar yükseğe çıkacağı bir oyuncağa binmişti Duru. Benden sakindi, çok heyecanlandım ama her zamanki gibi yansıtmadım. O döndükçe ben de içimden dualar okuyordum:)

Sonra kum boyama da yaptı, Şimşek Macquin seçti resim olarak.O kadar uykusu gelmişti ki babasına taşıttı kendini. Hoş sadece o akşama özel değildi bu durum. Artık benim gücüm yetmediğinden tüm tatil baba kucağındaydı Duru. Dönüşte limonata molası verdik, sonra da odamıza döndük.

Üçüncü sabah ben erkenden uyanınca içimden bir ses dürttü beni. Hem etrafı son bir kez gezmek hem de kahvaltıya pastaneden bir şeyler almak için bizimkileri odada bırakarak keşfe çıktım.

Her yer o kadar sakin ki… Sabah bir başka güzel Sığacık, insana huzur veriyor. Telaşlı ruhlara bire bir…Hakikaten Türkiye’nin ilk “cittaslow” yani “sakin şehir” olma unvanının hakkını veriyor…

Ne demek istediğimi şu kediciğe bakarsanız daha iyi anlayacaksınız:) Nasıl da huzurlu uyuyor. Hem de bir çöp konteyner’ının daracık yerinde… Mutlu olmak için yer, zaman, kişi, madde koşulu yok hayvanatta biz beşerde olduğu gibi…

Sokaklar bomboştu. Neredeyse sadece ben ve gölgem vardı oralarda…

Kaleiçini gezdim tekrar

 

Oradaki tarihi fırını buldum, Ramazan nedeniyle sadece ekmek çıkarıyorlarmış. Sonra Marina’nın karşısındaki pastaneden bir şeyler alıp odanın yolunu tuttum. Marina bile Sığacık’ın sakinliğini bozamamış. Umarım hiçbir şey de bozamaz…

Bizimkiler hala uyuyordu. Uyanıp aşağı indik, kahvaltıya. Keyifli bir kahvaltıydı, pişilerse nefisti…

Kahvaltıdan sonra toparlandık. Gümüldür bizi bekliyordu.

Duru bile ayrılmak istemedi bu huzurlu yerden.

Pansiyondakilerle vedalaştık.

Dedim ya, kalbim burada kaldı. Bir gün mutlaka tekrar gideceğim…

 

 

Biraz mola

Bayram sonrasına kadar ailece hizmet dışıyız.

Herkese güzel, huzurlu bir bayram diliyorum…

Arama
Son Yorumlar
Lilypie - Personal pictureLilypie Second Birthday tickers