Archive for Kasım, 2010

Tırmanma faaliyetleri ve “tiss” durumları

Duru biraz kibarcık. Onun işi gücü yürümek. Tırmanmak falan yok allahtan, sakin bir kız çocuğu işte.

26 Kasım günü ilk defa koltuk üzerine çıktı kendi kendine. Cumartesi günü de baktım bizim salondaki koltuğa kendi çıktı bir güzel.

2 gündür de çiş demeye başladı. Yani çişi geldiğinde söylemek değil bu. Bezi görüyor, bezi orasına tutarak “tiss” diyor. Ya da tuvaleti görüyor “tiss” diyor. Demek ki yavaştan hazır oluyor tuvalet eğitimine. Bir lazımlık alıp deneyeceğiz bakalım ilk denememiz nasıl sonuçlanacak??

Burnu akıyor hâlâ. Dün de tam evden çıkarken kustu. Bütün yedirdiklerim boşa gitti, çok üzüldüm. Kustuktan sonra rahatladı. Geniz akıntısı yaptı bunu sanırım. Öksürüyor da, ama ateş yok. Doktorunu arayıp danışacağım bugün.

Dün Ebru’lara gittik. Özlemişim… Ebru’dan korktu baştan. Ama Selçuk’u hiç yadırgamadı, hatta kucağına gitti, öptü onu. Güneş’i zaten seviyor, yüzünü sevdi onun da… Ebru çok güzel kabaklı bir börek yapmış, o ilk defa denemiş ben de ilk kez yedim. Çok beğendim, Duru da yedi, o yedikçe benim de hoşuma gitti.

Oradan da babaanne ve dedeye gittik. 15 güne yakındır görmüyordu dedeyi, babaanne rahatsız olduğundan gidememiştik. Çok özlemiş, sarılıp sarılıp sırtına “pat pat” yaptı dedenin. Ayrı bir  bağı var onunla…

Bir de “agaga” diye bir sey söylüyor ama onun ne olduğunu henüz çözemedik. Kendi etrafında dönmeyi de çok seviyor, dönüp dönüp gülüyor, başı dönüyor herhalde:)

Bir hafta sonumuz da böyle geçti işte…

Son ütücü

Duru’ya ütüyü ellememesi gerektiğini, aksi takdirde elinin uf ya da cıs olabileceğini öğretmiştik. O da o gün bugündür ütü gördüğünde onu işaret ederek elini çekimser bir şekilde uzatıp kaçırıyor. Bir ara da ütü masasına taktı. Masayı işaret ederek gösterip duruyor, adını soruyor, ben ütü masası deyince tekrar işaret edip soruyordu.

Geçenlerde BİM’den bir şeyler alırken bu ütü masasını gördüm. Hoşuma gitti. Fiyatı da uygundu, aldım bir tane. Akşam gidip hemen kurdum, sanki kırk yıllık ütücü gibi işe koyuldu. Ütüyü sevmem pek, zaten anca gecenin 11-12′sinde ütü yapabiliyorum, iyice sinir geliyor bana. Dedim ki şimdiden yetiştireyim kızımı, ilerde ütü yapar bize:) Masa odasında kurulu duruyor. Arada gidip ütü yapıyor. Bazen de bizleri ütülüyor, benim bacağımı, sırtımı, anneannesinin kollarını vs. Duru’yu evimizin “son ütücüsü” ilan ettim gitti:)

Bayram tatilimiz: Duru-Bulut buluşması 3

Duru’yla Bulut’u daha sık görüştürmek gerek diye düşünüyorum. Duru’nun yaşıtı yok çevremde, en yakınımızda Bulut var, üstelik aralarında da 2 ay var.

Seher Duru’ya canavarlı bir elbise almıştı. Duru elbiseyi görür görmez üzerindeki canavarlara bayılmıştı, ben de hemen giydirip göstermeliydim Seher’e. Cumartesi kahvaltıdan sonra Göztepe Parkı’nda buluşmak üzere sözleştik.

Benim bildiğim Göztepe Parkı Bağdat Caddesi üzerinde, oysa ki asıl Göztepe Özgürlük Parkı İstasyon tarafında imiş, birbirimizi farklı parklarda, yaklaşık 1 saat arayınca öğrendim bunu, bilmiyordum gerçekten:(

Neyse, Serhan’ın olaya el koymasıyla iş açıklığa kavuştu da biz de buluşabildik.

Aman allah, nasıl büyük bir park, Cadde’dekinden daha civcivli, daha kalabalık… Hava güzel diye herkes oradaydı sanki. Duru ve Bulut bu kez birbirleriyle pek alakadar olmadılar, etrafta o kadar ilgi çekici şey varken. Bulut centilmen bir erkek olarak, annesiyle birlikte topladığı yaprakları Duru’ya verdi, o da pek mutlu oldu.

Çocukları saldık çayıra… Yalnız çayır rampa olduğundan çıkarken değil de inerken gölge gibi ensesindeydim yine Duru’nun. Öyle bir bırakıyor ki kendini aşağı doğru koşarak, düşme tehlikesi geçirdim Duru’yla birlikte, üzerine düşecektim neredeyse. Herhalde 15-20 kez çıkıp çıkıp inmişizdir.

Sonra bir ara taşlık bir bölgeye gittiler. Halleri çok komikti. Taşın tadına bakmalar mı ararsınız, yeri eşelemeler mi…

Bir baktık bir ara Bulut ayakkabısını falan çıkarmış ayağıyla yeri eşeliyor…

Taşları oraya buraya fırlatmaya başladılar. Gitme zamanı gelmişti oralardan, aksi takdirde frenleyemeyecektik bu iki canavarı.

Bir ara Duru’ya çorbasını yedirdim. Güzelce yedi, acıkmıştı herhalde. Oturduğu o kadar, sonra yine fıldır fıldır gezmeye başladı. Seher Bulut’un, ben Duru’nun peşinde… Kızla iki laflayamadık.

Orda bir de havuz vardı. Havuza su akıyor, şırıl şırıl ses yapıyor. Duru bunu keşfedince kulağına parmağını soktu, sonra çekti, sonra da gülmeye başladı. Bu sefer aynı şeyi iki kulağına yapmaya başladı, ses bir gidiyor, bir geliyor… Çok eğlendi bu durumdan, epeyce bir süre havuzun etrafında dolandık.

Güneş yavaş yavaş çekilmeye başlayınca hava ayaza döndü. E yorulduk da tabii. Ordaki çay bahçesine oturduk biraz, çay içip ısındık. Bu arada Bulut arabasının koltuğunda keyif yapıyordu. Bizimki de koltukta yanımızda oturdu. Birbirlerini güldürdüler.

Çaylar bitince vedalaşıp evlere gitmek üzere ayrıldık. Bulut’un kafasından öptüm, sıcacıktı Top-Ak:)

O günü de ufak bir kazayla atlatmıştık. İki çocuk bir arada olunca böyle şeylerin olması kaçınılmaz. İlk buluşmalarında Bulut Duru’nun kafasını ısırmış, ikincisinde ise çarpışmışlardı. O gün de Bulut Duru’ya baktı baktı, sonra yanağını çimdiriverdi, buna sert bir makas da diyebiliriz:) Haşin erkek:) Bizimki azıcık ağlar gibi oldu, sonra kendini yine çayır çimene verip unuttu olanı.

Arabada sızıverdi Duru’cuk. Öğlen de yarım saat arabada uyumuştu o kadar. Akşam yine Ebru’lara gitmeye niyetlendik ama pil bitmişti bizde, niyetimiz kursağımızda kaldı yani.

O gün de böylece nihayetlendi.

Bayram tatilimiz: 3. ve 4. günler

Bayramın 3. günü çok uzun süredir görüşemediğim çok sevdiğim arkadaşım Pelin bana gelecekti. Ne zamandır ayarlayamıyorduk, Duru’dan sonra çok fırsatım olmuyor misafir ağırlamaya. Gerçi Pelin misafir değil ama yine de olamamıştı ortak müsait bir zaman.

Saat 10′u geçerek bizdeydi Pelin. Baktık elinde kocaman bir kutu, tam 3 kat taşımış onu. Duru’nun doğum gününe gelememişti, o zamandan beridir görüşememişiz yani. Kocaman kutu salonumuzu kapladı birden:) Duru’ya sallanan bir fil almış, o kadar şirin ki utanmasam ben bineceğim yani:) Hem de Duru’nun en sevdiği hayvanlardan biri…

Duru fili görünce önce üzerine binip sallanmak yerine fili sallamayı tercih etti:) Ben filin yerinde olsam, bu kibar davranış karşısında pek bir mutlu olurdum:) Neyse, sonra filin üzerine bindirdik, güzelce sallandı.

Kahvaltı sırasında Polonezköy’deki Country Club’dan söz açıldı. Bir ara gitmeyi planlamıştık birlikte ama zamansızlıktan bunu bir türlü başaramamıştık. Hazır birlikteyken gidelim dedik. Hava da günlerden sonra ilk defa naneydi, ama yine de gittik işte. Esin’leri de aradık, Gökay ve Hilal hasta olduklarından başka bir zamana bıraktık onlarla birlikte gitmeyi.

Oraya vardığımızda acayip bir kalabalıkla karşılaştık, yavrusunu kapan oradaydı, hayvan sevgisi soğuk havaya galip gelmişti, herkes yavrularının hayvanları yakından sevip tanımasını istiyordu. Biz daha önce hafta içi gitmiştik, kesinlikle tenha iken daha güzeldi.

Bizimki hayvanları görünce çıldırdı yine tabii, minik keçileri sevdi, onları “mini mini” diyerek elinde tuttuğu kurumuş otlarla besledi. Öyle sevimliler ki ben bile sevmeye cesaret ettim keçileri. Ağız tüyleri sert sertti, çok hoşuma gittiler, Serhan’la birlikte onların iyi huylu hayvanlar olduğuna kanaat getirdik:)

Bir tane pelikan ipini koparmış, asfalt yolda dayılanarak yürüyordu. Serhan hemen fotoğrafladı bu dayı abiyi…

Albino kanguru da vardı:

Dağ bayır Duru’nun ensesinden tutup zapteylemeye çalıştım, zira elinden tutmamı istemedi oralarda.

Bir ara güzel bir yağmur yağdı. Hayvanlardan fırsat bulduğumuz bir anda Pelin’le birbirimizin resimlerini de çektik:

Bu da ben, fon film seti gibi:

Duru babasıyla koyun sevdi yine. Benim geçen gittiğimizde dokunup tüylerini pek sert bulduğum aynı koyun hayvanı. Valla baktım şöyle bir, bütün gün yiyip içiyorlar, oh dedim, hayata bak:)

Sonra mekanın kapalı yerine girdik, bahçesinde de aynı zamanda mangal yapılıyor. Duru’nun çorbasını yedirdim, acıkmıştı herhalde. Azıcık dinlendik, sonra tekrar dışarı, maraton başlıyordu.

Saat 4 gibi ayrıldık oradan. Pelin Esin’lere gitti. Duru öğle uykusu uyumadığından arabada sızıverdi. Eve gittiğimizde onu yatağına yatırdım, hiç uyanmadı.

Akşam ablamlara davetliydik, gün bitmemişti bizim için, İsmail Abi bize hamsi partisi verecekti:)

Duru’nun uyanmasını bekledik. Sonra hemen yola çıktık. Sabırsızlıkla bizi bekliyorlardı. Balık fırındaydı ve çok güzel görünüyordu, İsmail Abi onları tek tek düzenli bir şekilde tepsiye dizmişti, valla oya gibi işlemişti hamsileri:)

Ablam ortamda olduğundan Duru’nun yemek sorunu olmayacaktı yine, yaşasındı o zaman. Hep birlikte sofraya oturduk. Ben yedirmek istedim, mırın kırın etti bizimki. Ablam olaya el koydu hemen. Ne yapıp ediyorsa 1 tabak hamsiyi yedirdi Duru’ya, sayesinde fosfor gördü vücudu. Bir ara korktum hatta acaba kusar mı diye, kendine göre o kadar fazla yedi yani, maşallah.

Mide fesatına yol açan keyifi bir yemekten sonra bizim sıpaların bu arpaları harcama sırası gelmişti. Ablam müzik açtı, Duru ve Emir ortada kudurdular da kudurdular…

Sonra ben içeri gittim Duru’yla birlikte, altını değiştirme zamanıydı. İsmali abiler pasta almışlar, hazır ben içerdeyken masaya pastayı getirip mumları yakmışlar bile. Sonra ablam içeri geldi, “ya gelsenize içerden bir ses geliyor” falan dedi. Biz de gittik hemen, baktım ışıklar karartılmış, pastada mumlar yanıyor, sürpriz yapmışlar bana. Duru şaşırdı, yine mum üfletmeyi başaramadık. Böylece ikinci kez kutlamış olduk doğum günümü. Aldıkları hediyeyi açtım, öptüm onları. Pasta yedik, çay içtik. Karnımızı ovuştura ovuştura eve doğru yola çıktık:)

Bayramın 4. günü de benim ilkokul, ortaokul, lise, lise sonrası, kısacası 30 yıllık arkadaşım olan Özlem’i davet etmiştim. Ne zamandan beri içimde kalmıştı, bir türlü fırsatım olup da çağıramamıştım onları. Biz taaa baharda gitmiştik onlara. O günden beridir de görüşemiyorduk. Ergin ve Özlem’in de 3 çocuğu var. Hep birlikte kahvaltı ettik. 4 çocuktan fırsat bulduğumuz anlarda da arkadaşımla sohbet etmeye çalıştım.

Akşam da dışarı çıktık, dönüşte Ebru’larla görüşmek için aradım fakat İstanbul’a dönmemişlerdi henüz. Biz de evimize gittik.

Yorucu ama güzel iki gün geçirdik hep birlikte.

Bayram tatilimiz: 1. ve 2. günler

9 gün çabuk geçti, kendi adıma bu tatilden hiçbir şey anlamadım.

Güzel yanı, kızımla doya doya geçirdik zamanımızı, babasına da bana da çok iyi geldi. Duru da çok mutluydu, iyice ayrılmaz yapışık ikili olduk:)

Cumartesi-pazar Serhan’ın iş için fuarda bulunması gerekiyordu. Pazartesi de yarım gün çalıştı. Biz de Duru’yla parka falan gittik, hava da pek güzeldi.

Bayramın ilk günü annelere ziyarete gittik. Duru’ya bu seneki bayramlığını yine teyzesi almıştı. Çok şirin bir etek ve bluz. Aldığı bluz azıcık büyük gelince ben de evdekilerle kombinledim eteğini.

Önce annemlere gittik. Ablamlar da oradaydı. Duru, Emir’i görünce dünyayı unutuyor, bakınız resimler:)

Öyle ki benimle yapışık yaşayan çocuk Emir’in kucağından inmedi, gitmedi kimselere…

Güzel güzel oynadılar. Emir abisi at bile oldu Duru’ya:)

Duru her zamanki gibi mandallarıyla oynadı. Bir de “Aaa” diyip diyip durdu:

Burda da şımarıklığın had safhasında, tüm dişlerini görebilirsiniz…

Ablam Duru’ya yemek yedirme konusunda çok başarılı. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama Duru ondan acayip güzel yemek yiyor. O gün de pilavla et yedirdi ki Duru et sevmez normalde. Ablam varken biliyorum ki Duru’nun karnı doyacak, ben de yemek yedirme stresinden uzak mutlu dakikalar geçireceğim. İyi ki var canım ablam:)

Neyse, orda biraz oturduktan sonra Selçuk abilere geçtik. Orda da Işık abisi vardı Duru’nun. Sürekli onun yanındaydı. Birlikte dans bile ettiler. Işık güzel hip-hop yapıyor bu arada.

Ordan babaannemize geçecektik. Ama onlar da oraya gelmeye karar verdiler sonra. Hep birlikte Sevim Abla’nın yaptığı enfes yemekleri yedik. Duru da bol salatalık ve pilav yedi tabii. Yemekten sonra bol bol içeri taşındık, ne de olsa Duru’nun aklı Işık abisinde, Işık abisi de içerde bilgisayarın başında idi.

Sonra amcası epey oyaladı onu, halası da oyuna girince pek bir eğlendiler:)

Bir ara Işık geldi, amcasını içeri çağırmak için. “Amca gel” diye seslendi Serhan’a. Bizimki de hemen taklit etti onu, “amca gel” dedi. Artık Aydede’ye de adam gibi aydede diyor, aydi ee’den vazgeçti.

Ertesi gün benim doğum günümdü. Sağolsunlar unutmamışlar. Sema Abla gelirken pasta almış, hep birlikte afiyetle yedik. Yalnız bizimkine mum üfletemedik bir türlü.

Duru yine acayip hareketliydi, oynadı, dans etti, fıldırdı… Baktık son dakikalarda artık yalpalıyor, başını yastığa falan koyuyordu. Biz de kalkmak zorunda kaldık haliyle. Yolda uyudu zaten. İlk gün böylece bitiverdi.

2. gün yani 17 Kasım benim doğum günümdü. Özel bir şey yapmadık. Evden çıkabildiğimizde saat 5 olduğundan hava kararmıştı neredeyse ve güneş gittiğinden dışarıda bir yere gitmedik. Alışveriş yapıp döndük biraz. Bu da Duru’nun şoför Nebahat pozu, alışveriş arabasında çekildi.

Dönüşte Serhan enfes bir yemek yaptı doğum günü çocuğuna, yani bana:) Uzun zamandır bekleyen bir Macar şarabı vardı, onu açtık. Serhan’la kadeh tokuşturmamız Duru’ya çok ilginç geldi. Babasına kadehi gösterip, iki elini yumruk yapıp tokuşturarak bize kadehleri tokuşturmamızı söyledi ikide bir. Baktık olacak gibi değil içip içip kafayı bulacağız, içer gibi yaptık biz de:)

İkinci gün de böylece bitmiş oldu.

Arama
Son Yorumlar
Lilypie - Personal pictureLilypie Second Birthday tickers