Duru ve kavramlar kitabı
Geçen gün internetten kitap siparişi verdim birkaç tane. Evde 2 tane küçük resimli hikaye kitabı vardı, annem her gün okuyormuş gündüz Duru’ya, o da severek dinliyormuş. Ben de Duru için birkaç hikaye kitabı, kavramları gösteren resimli bir kitap seti, kendim için çocuk psikolojisi, bakımıyla alakalı birkaç kitap siparişi verdim. Ucuzlukvadisi.com diye bir siteden, kitaplar yüzde 35-40 indirimli. 1-2 günde de elimde oldu. Genellikle bilmediğim kitabı almam, görerek almayı isterim ama iş çıkışı bir an önce eve gitme sevdası, hafta sonları da vakitsizlik nedeniyle ben de internetten alışveriş yapan insanların arasına katıldım istemeyerek de olsa. Kolayıma da gitmiyor değil, keyif de alıyorum bundan işin kötüsü:(
Kitaplarım geldi dün. Ben de bir heves eve gidince Duru’ya yemek yedirirken kavramlar kitabından birini koydum önüne. Biraz oyalandı. Sonra bir kenara kaldırdık. Neyse, ilerleyen saatlerde oturduk, birlikte kitabı inceledik. Üzüm, sandalye gibi tanıdığı kavramları sorunca kitaptan gösteriyor. Kitaptan vantilatörü gösterdim, sonra salondaki vantilatörü işaret ettim. İkisini eşleştirince çok şaşırdı, pamağıyla bir kitaptakini bir salondakini göstermeye başladı. Bir de Selin’in çocukken kullandığı bir gözlük vardı, onu da getirdim Duru’ya gösterdim, sonra kitaptaki gözlük resmiyle eşleştirdik. Epey bir hoşuna gitti. Taktım gözlükleri, çok eğlendik. O taktırmadı tabii, şapka vs. de taktırmıyor, sıkıntılıdır artakadaş biraz:)
Dün akşamımız da öyle geçti. Kitapla epey bir oyalandık. Aldıklarımı tek tek çıkaracağım. Bu kitap biraz daha idare eder bizi. Belki meyve, sebze, eşya resimlerinin renkli çıktılarını alıp kartonlara yapıştırarak küçük kartlar da hazırlarım, değişiklik olur.
Çarşamba, 01 Eylül 2010
Duru’yla geçen 3 gün
Evet, dolu dolu 3 gün…
Tatilin iyisi kötüsü, uzunu kısası olmaz. 1 gün 1 gündür, benim için çok değerli bu 1 günler.
30 Ağustos Zafer Bayramı tatili vesilesiyle Duru’yla dolu dolu 3 gün geçirdim. Çok güzeldi.
Sabah erkenden başlıyorduk birbirimizle haşır neşir olmaya. Ann-nnee diyerek pıtır pıtır peşimden gelmesini, cin bakışlarını, mis kokusunu, yumuşacık kollarını, yanaklarını, pamuğumu çok özlüyorum tatil sonraları. Tatilin kötü yanı da bu maalesef:( İkimizin dengesi de şaşıyor. Bugün annemle telefonda konuştuk, merak ettim napıyor diye. Banyonun kapısına gidip vurarak “Anne” diyormuş. Annem de anlatmış ona, “Anne çalışıp akşam gelecek” demiş, sonra vazgeçmiş o da.
Anlatınca anlıyor, ısrar etmiyor. Maşallah, şimdilik o huyu da çok güzel. İnşallah değişmez. Mesela dışarda bir top görüyor, heyecanlanıyor, çıldırıyor. “O bizim değil, ben sana senin topunu vereceğim eve gidince” diyorum, susuyor. Televizyonu gösteriyor, aç diyor işaret diliyle. Ben de şimdi değil, sonra diyorum, vazgeçiyor hemen. Sonra açıyorum ama. Belki de sonra yapılacağını bildiği için ısrar etmiyor, tabii yine de yapıyla alakası var. Umarım hep böyle anlayışlı bir çocuk olur.
Bu 3 gün boyunca Duru’yu yakından gözlemleme fırsatım da oldu. Gelişiminde 1 gün bile fark ediyor. Daha önceden bir yere tutunmadan ayağa kalkabiliyordu. Ama son zamanlarda bunu unuttu nedense, yerde otururken ayağa kalkmak isterse ya yakınında bizlerden biri varsa tutunup kalkıyor ya da koltuk, sandalye, sehpa gibi objelere tutunarak ayağa kalkıyordu. Cumartesi günü de dahil bu böyleydi. 1 günde ne olduysa, pazar günü baktım rahat rahat oturup kalkıyor, çömelir vaziyette ayaklarının üzerinde duruyor.
Duru’nun uyku düzeni biz tatilken değişiyor. Annem hafta içi saat 12 gibi uyutuyor onu. Saat 3′e kadar uyuyormuş. Sonra tekrar uyumuyor. Bizleyken, sabah 8′de kalkıyor. 9′u geçerek kahvaltısını yaptırıyorum. Bu esnada gözlerini ovuşturmaya başlıyor. Kahvaltı bittikten sonra biraz oyalanıyoruz. Sonra banyosunu yaptırıyorum. Banyodan sonra 1-1.30′a kadar uyuyor. Akşam üzeri tekrar uyuyor. Dün akşam uykusu sapıttı. Normalde akşam 10 gibi uyur. Zor uyuttum, herhalde 11′i geçiyordu uyuduğunda. Her zaman bizim odada uyuturum onu, önce koridorun ışığını yakar, sonra onu bizim yatağa yatırırım, gece lambasını yakarım. Ya emziririm, ya da bizim yatağın üzerinde döne döne uyur. Dün oraya girmek istemedi. Birkaç kez denedim, yok, geri salona gittik. Orada uyuttum. Gece 2 kez uyandı. İkincisinde yatırmak istedim yatağına, yatmadı, sarıldı bana, başını dayayıp koala vaziyetinde sarmaşıp uyuttum onu.
Kullandığı kelimeler arasına “attı” da girdi. Bu sıralar yine bir şeyleri yere atmaya bayılıyor, sonra da “attı” diyor.
Bana düşkünlüğü had safhada. Dün salondayız, o oyuncaklarıyla oynuyordu. Ben de çaktırmadan salondan çıktım, merak ettim benim yokluğumu anlayacak mı diye, baktım 2 saniye sonra “Annnee” diyerek pıtır pıtır geliyor peşimden. Bayılıyorum buna. O uyuduğunda işlerimi yapıyorum. Peşimden ayrılmıyor, hep yanında olayım istiyor.
Dün akşam salonun kapısına vurup “Kimoo” diye bir oyun yaptım. ub onun çok hoşuna gitti, belki 10 kez yaptık. Bu sabah uyanmış kapıya gitti, bana bakıyor yapmam için. Unutmamış kerata:) Oyunumuzu tekrarladık tabii, bir 10 kez kadar daha:)
Bez bağlatmama, daha doğrusu yatarak altını değiştirtmeme krizlerimiz başladı. Onu yatıramıyorum. Ben de ayakta değiştirmeye çalışıyorum.
Dün ona Ikea’dan bir oyuncak aldık. Böyle telleri var, helezon şeklinde, üzerinden tahta boncukları tel üzerinden geçirerek ilerletiyorsun. İlk başlarda pek hoşlanmadı. Duru’nun böyle bir huyu da var, yeni bir oyuncakla önce pek ilgilenmez, zamanla alışır ona, sonra da çok sever. Bu oyuncak için de aynısı oldu. Baktık oynamaya başladı, hemen öğrendi boncukları ilerletmeyi.
Şu sıra yaşadığımız bir değişiklik de öpücük verirken artık ses çıkarabilmesi. Bu sıra her yeri öpüyor, kapıyı, buzdolabını, dondurma yediğimiz kabı bile:) Dün annemlere gittik yemeğe, Duru babamın kucağındaydı, baktık babamı seviyor, sonra da yanağına bir öpücük konduruverdi. Çok alem bu çocuk:) Babam mest tabii:)
İştah durumu daha iyi sanki. Belli olmuyor yine de. Cumartesi iştahı iyi değildi. Dün akşam annemlerde mantıyı götürdü güzelce. Yemekler hâlâ sıkıntılı.
Hâlâ mandallarla oynamayı çok seviyor, küçük odadaki mandallarımı tek tek salona geliyor. Boya kalemi almıştık, defteri karalıyor, bir-iki kez ağıza alma teşebbüsünde bulundu, Allahtan “mama değil” dedik, vazgeçti. İlgisi çabuk dağılıyor, 5 dakika falan oynuyor kalemlerle, karalıyor defteri. Daha çok onları aşağı atmayı seviyor. Banyo süngerini de seviyor nedense:) Doğal sünger olduğundan susuzken sert biraz. Onu eline alıp dolaşmaya bayılıyor. Banyo yaparken de elinde tutuyor, ben su döktükçe yumuşuyor sünger tabii, bizimki de başlıyor yaygaraya:) Krizimiz geçince küvetteki suya elini sokup her yeri su yapıyor. O eğlenirken ben de onun banyosunu tamamlıyorum, bu tip şeylerde el çabukluğu marifet:) Üstüm başım su içinde banyoyu tamamlıyoruz böylece.
Başka bir favorisi de Emir’in ördekli oyuncağı. Onun da bir sesi var ki sormayın gitsin. Zavallı aşağı kattaki komşularımız, Duru’nun attığı oyuncak takırtılarından, bu oyuncağın sesinden yakında şikayete gelmezlerse iyidir.
Artık oto koltuğunda da çok oturmaz oldu, ne yapacağız bilmiyorum. Sıkılıyor bir süre sonra, meme diye ağlamaya başlıyor. Ben de çaresiz kucağımda tamamlıyorum yolculuğu, Allah korusun.
Emzirirken saçlarımla oynuyor, beni seviyor eliyle, cici sesi çıkarıyor bir yandan da. Bir de kulağımda küpe varsa onla da oynuyor. Şimdi akşam gidince eve, başlar bizim emme merasimimiz.
Her geçen gün yeni huyları, yeni davranışlarıyla karşılaşıyorum. Miniklik hallerini çok özlüyorum ama bu halleri de çok çok güzel. Eminim her geçen gün daha da güzel ve keyifli olacak Duru…
Salı, 31 Ağustos 2010
Duru’da yeni haller
Öncelikle canım kızım aşının yaptığı o ateş ve kırmızılıklardan kurtuldu, Allah’ın izniyle ömrü billah kızamık-kızamıkçık-kabakulak bilmeyecek bu sayede:)
İştah olayımız pazar gününden bu yana daha iyi. O yedikçe ben yemiş gibi oluyorum. Yemeyen çocuk zor gerçekten, Allah sabır versin annelere ve bakanlara.
Bir de dişimiz çıkmıştı, alttaki iki dişin yanları, minicik pirinç gibi çok şeker. Bir tanesi görünüyor, öbürünü göremedim henüz.
Allah kız çocuğuna annelik içgüdüsünü vermiş doğuştan. Şimdi bu çocuk bebeğini alıp uyutmayı nereden bilecek başka. Beni taklit ediyor olabilir ama öyle güzel yapıyor ki, bebeği koluna alıyor, sallıyor, bir yandan da ninni söylüyor ona.
Bir de cici yapıyor şimdi. Önceden de yapardı ama şimdiki cicimiz de sesli. Biz “ciciiii ciciii” diye uzatıp söylüyoruz ya, o da onu taklit ediyor, sesiyle aynı melodiyi yakalıyor, eliyle de seviyor bir yandan. Çok şirin.
Birkaç sabahtır benden ayrılacağı zaman yani ben işe giderken yapışıyor kucağıma, inmek istemiyor. Balkona götürüyoruz, “bak domates” falan diyoruz. Dün o numaraya kandı ama bu sabah kanmadı. Yatağına götürüp yatırdık, “bak müzik açalım” falan dedik, olmadı. Bırakmak istemiyor beni. Ben de giderken söylüyorum, “Bak ben gidiyorum akşam gelicem, sana süt getiricem” diyorum. Bazen de “Ben gidicik akşam dönücük” diye işi gırgıra vuruyorum, üzülüyorum bu manzarayı yaşamaktan. Onu duyunca yapışıyor kucağıma. Kaçarak gitmek de istemiyorum, işin içinden çıkamadım. Sabah balkonda anneme vermek istedim Duru’yu, dövdü kadını. Sonra “Aaa niye dövüyorsun, gel cici anneanne” falan dedim, sonra sevdi. Sanki o ayırıyormuş gibi mi hissetti naptı anlamadım. Zavallı kadın, daha önce yeğenimden aynı şeyleri çekti, şimdi de Duru’dan çekiyor.
Migros’un indirimleri haber veren dergisinden nesneleri tanımaca oynuyoruz birkaç gündür:) Sayfayı açıyorum, “domates nerde kızım” diyorum eliyle gösteriyor, her şeyi tanımıyor tabii, tanıtmak lazım.
Aktivite bulmam gerek, oyuncak oynamanın haricinde neler yapabilirizi araştırıyorum. İlk etapta aklımda boya kalemi almak var, şu zararsız olanlardan. Bakalım sevecek mi…
Durum budur…
Salı, 24 Ağustos 2010
Koca tavşan, Minik Duru ve ben…
Duru’nun bazı saplantıları var, daha doğrusu ritüelleri. Mesela sabah kalktığında onu kucağıma alıp içeri götürürken mutlaka dolabında duran bir oyuncağını bana göstererek ona vermemi ister. Şimdi aklıma gelmiyor ama bunun gibi şeylerden bahsediyorum, kafaya takıyor ve mutlaka ama mutlaka yapıyor onu. Mesela emzirirken parmağını getirip boynumun altına bastırıyor acıtana kadar, ben ne tepki vereceğim diye merak ediyor. Ben de alışmasın diye sesimi çıkarmıyorum hiç. Çünkü bir şeye aşırı tepki verince onu inadına yapıyor, aynı tepkiyi görmek istiyor. Neyse, bu gibi şeyler işte. Bunlara bir yenisi daha eklendi.
İşten eve geldiğimde kapının sesini duyar duymaz annemin elinden tutup soluğu kapıda alıyor. Heyecan içinde birbirimize kavuşuyoruz. Tabii onun asıl derdi mem-mee:)
Bu kavuşma sırasında aramıza biri daha katıldı: Ona aldığım kocaman tavşan. İlk günden beri bayılıyor o tavşana. Biraz emiyor, sonra kalkıp yanımızda duran tavşanını gösteriyor bana. Onu da alıyoruz sonra aramıza, ona sarılarak emmeye devam ediyor. Ben, Duru ve kocca tavşan mutlu mesut bu sıcakta eriyip buharlaşıyoruz:) “Kızım bak yanımızda dursun, o da otursun” diyorum, illa sarılıp emicem diye bırakmıyor tavşanı elinden. Mecbur katlanıyoruz, napalım…
Şimdilerde köpeğe “hav hav” demeyi, suya “du” demeyi öğrendi. Her şeye memme diyor. Su istiyor memme diyor, top istiyor memme diyor. Memme aylardır onun en iyi arkadaşı:) Bu bağlılık giderek artıyor, özellikle bu sıcaklarda iyice ister oldu. Başka şeylere dikkatini çekmeye çalışıyorum, zaten iştahı yok, emince hepten tıkanıyor. Ne yedireceğimizi şaşırdık annemle.
Senin-benim kavramını da öğrenmiş. Dün emzirirken senin saçın nerde diye sordum, kendi saçını gösterdi. Benim saçım nerde diyorum, benim saçımı tutuyor. Ana dil böyle öğreniliyor demek ki. Yani evde sürekli İngilizce konuşsa insan, onu da öğrenecek…
Serhan 3 gündür yok, Zonguldak’ta. Bakalım dönünce ne yapacak bizimki. Çıldıracağı kesin, çok özlemiştir herhalde. Bu akşam göreceğiz inşallah…
Perşembe, 19 Ağustos 2010
Minik Duru benekli surat
Duru 15 gün önce cumartesi günü aşı olmuştu. Kızamık-kızamıkçık-kabakulak. Gülbin Hanım, 1 hafta sonra belki döküntü yapabilir demişti, bir de ateş.
Neyse, üzerinden 1 hafta geçtikten sonra Duru’da ateş başladı. Geçen hafta cumartesi gecesi emzirirken bir baktım alnı epey bir sıcak. Neyse sonraki 1 hafta boyunca ateş devam etti. 37,5 civarında olduğundan ateş düşürücü herhangi bir şey vermedik.
Sonra geçen perşembe falan zaten isilikli olan minik yavrumda kırmızı benekler iyice arttı. Kızamık döküntüleriydi herhalde. Ona rağmen neşesinden bir şey kaybetmedi maşallah ama müthiş derecede iştah kaybı yaşadık. Hala iştahı yok, binbir oyunla birkaç kaşık yedirebiliyorsak mutlu oluyoruz ailecek. Zavallı annem gün içinde binbir takla atıyormuş yemek yedirebilmek için, tabii istediği gibi yemediği için de mutsuz oluyor kadıncağız.
Dün baktık döküntüleri geçmişti. İsilik hala mevcut. Gün içinde bol bol nişastalıyoruz yavruyu. En azından terleme ve kaşıntıyı önlüyor.Bir de gülsuyu ve pudra karışımı iyi geliyor dedi babaannemiz, mısır nişastalı versiyonunu denedim. Biraz daha iyi şimdi. Tamamen geçmesi için sıcakların bitmesi gerekiyor herhalde.
Duru’cuk böylece ilk hastalığını atlattı, hafif yollu kızamık, biraz kızamıkçık, az kabakulak. Üstüne isilik… Ortaya karışık…
Salı, 17 Ağustos 2010