Archive for the ‘5. ay (Ekim10-Kasım10)’ Category

Oradan buradan, biraz da resimler

Buraya yazmadığım süre içinde hiç resim de yükleyemedim tabii. Beğendiklerimi ekliyorum kısa notlarla…

Bizim evin ilerisinde Mihrabat Korusu var, oraya gitmişiz. Hava epey soğuktu ama ona rağmen epey vakit geçirmiştik. Güzel havalarda keyifli olabilir…

Bu da iş yerinde arkadaşım Büşra’nın tavşanı Muhittin’le olan resimler… Tavşan çok tatlı, Duru’nun kucağında huzuru buldu, kıpır kıpır tavşan yarım saate yakın kucağında oturdu. İkisi de çok mutluydu…

Yılbaşı ağacını süslediler halasında. Kuzeni Işık, halası, yengesi ve bendeniz… Çok eğlendi Duru. Biz de tabii. Resimdeki küçük maymunu bulunuz:)

Halanın sabrı tartışılmaz. Azıcık da bana vereydi Allah:)

Bu da Ali Deniz’le birlikte iken, nasıl da sarılmışlar… Kardeşi sayılır ne de olsa…

 

Tem’in ortasında saklı cennet: Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi

10 Kasım Pazar yazısı…

Ne zamandır istiyorduk gitmeyi. İnternetten okuyordum burayla ilgili bilgileri. Pazar günü hava pırıl pırıl. Duru’nun içi kıpır kıpır, anası desen ondan beter:) Ümraniye sahnesinde “Damlaların Dansı” isimli oyuna bilet almıştım, saat 12.00’deydi. Oyun güzeldi, nadide çiçeğe ulaşmak isteyen damlaların öyküsü anlatılıyordu, karanlık sahnede, fosforlu kuklalar, dekorlar eşliğindeki oyun gerçekten güzeldi. Ekibi de tebrik etmek gerek. Ata’mızın ölüm yıldönümü nedeniyle 1 dakikalık saygı duruşunda bulunduk, hüzünlendik:(

Oyundan sonra ne yapalım derken aklıma geldi Nezahat Gökyiğit Botanik bahçesi, iyi ki de gelmiş. Yolların arasında sıkışıp kalmış, yemyeşil bir yer burası. Piknik alanları, çocuklar için hobi bahçesi, etkinlik alanı, göl, ördekler, yeşillik, kuru yapraklar, ağaçlar her şey vardı. Ördek bile besledi Duru elleriyle. At kazasından sonra biraz tedirgin olsak da en azından ördeğin dişlerinin olmayışı ile cesaretlendirdim Duru’yu…

Bol bol yakalamaca, saklambaçla geçti saatlerimiz. Hayatımızda kokladığımız en güzel gülü burada kokladık. Bir de bir bitki dikkatimi çekti, komiğime de gitti, kaynana oturağı. Oturak gibi, fakat bol dikenli bir kaktüs… Nedir bu kaynanaların çektiği dedim içimden:) Bitkileri tanıdık. Çocuklar için ayrılmış bölümde bilmece köşesinde bitkiler hakkında kısa bir şiir, sonra da kapağı açınca o bitkiyi görebildiğiniz alan var, Duru’nun çok ilgisini çekti.

Bir biz bilmiyormuşuz burayı kısacası, çayını, bebesini, böreğini alan koşmuş. Bir de gelin-damat çekimlerinin favori yeri sanırım, ben diyeyim 6, siz deyin 10 çift vardı bu mutlu günlerini burada ölümsüzleştiren. Duru bile “yav her yer gelin gelin, bu kadar da olmaz ki” sözleriyle durumu net bir şekilde açıkladı:)

Hava, ortam, bitkiler, bebeler, çok güzel bir yer burası. Özellikle bitkilere meraklı iseniz mutlaka gitmelisiniz. Eşi Nezahat Gökyiğit adına hatıra parkı oluşturulmak amacıyla kurulmuş, sonradan amacını fazlasıyla aşmış, İstanbul’a nefes aldıran nadide alanlardan bu botanik bahçesi için Ali Nihat Gökyiğit’e teşekkürlerimizle… Umarım burayı da halletmezler saçma bir AVM ya da bir konut projesiyle. Vallahi helal etmem hakkımı, öbür dünyada sadece ben değil bu güzelim bitkiler, ağaçlar da hesap sorar…

Laflar

Bir Ekim yazısı daha…

İkimiz dans ediyoruz, Duru yine kendinden geçti, Ben de bir dans hastası olarak kızımın bu hallerine bayılıyorum. “Gel seninle sokak dansçısı olalım” dedim. “Ama o zaman senin kocan olmaz ki” dedi bana:)

Okulda öğretmeni Atatürk’le ilgili sarı saçlı mavi gözlü kelimeleri geçen bir çocuk şarkısı öğretmiş. Bizimki başlamış Selda Bağcan’ın “sarı saçlım mavi gözlüm” şarkısını söylemeye:)

Kendine güveni tam, her şeyi biliyor:) Piyano çalmayı, hatta İspanyolcayı bile:) Kadriye Öğretmen bayılıyor Duru’nun bu kendine güven durumuna…

 

 

 

 

 

Beyin gücünün inkar edilemez gücü

Bu da arşivden…

Vallahi de oldu, billahi de oldu, ben bile inanamadım. Anlatayım…

Bunu yapan ben değilim, Duru. Pazartesi izinliydim. Duru’yu okula ben gönderdim, ikimiz için de keyifliydi. Sonra evde biraz temizlik yaptım, Duru’nun gelmesini bekledim. Saat 2’ye doğru geldi servisi. Biraz dinlenip annemi de alıp Çengelköy’e pazara gittik. Onun öncesinde çay içmek için iskelenin oradaki çay bahçesine oturduk. Önümüzden Duru’nun arkadaşı Zeynep Ada geçti, Duru sevinerek hemen yanına gitti. O andan itibaren hiç oturmadılar, koştular koştular, çok güzel oynadılar. Tabii bu güzel dakikalar Duru’nun çok hoşuna gitti ve günün geri kalanını Zeynep Ada diye sayıklayarak geçidi.

Ertesi gün İsmail Abi ve Emir geldi, birlikte yine aynı yere gittik. Daha gitmeden dudağını bükerek Zeynep Ada’nın adını sayıklamaya başladı. Ben de orada değildir herhalde, belki baska bir yere gitmislerdir dedim. O kadar çok istiyordu ki orada olmasını, anlatamam. Masaya oturduk Zeynep Ada, portakal suyunu içiyor Zeynep Ada… En sonunda “Anne gidip bir bakalım mı, belki deniz kenarındadır” dedi. Babasıyla kalktılar ve gittiler. Baktım, orada çocuklarla koşuyor. Hiç ihtimal vermedim, hemen nasıl da arkadaş bulmuş dedim içimden. Amanın bir baktım ki Zeynep Ada… O an inandım düşünce gücüne. İnsan gerçekten saf ve temiz duygularla, gerçekten inanarak isterse oluyor demek ki… Hemen yanıma getirdi Zeynep Ada’yı, gözlerindeki pırıltıyı keşke dondurup fotoğraflayabilseydim. En az onun kadar sevindim ben de…

Canım kızım, umarım gönlünden istediğin her şeyi hayat sana sunar, tıpkı o gün olduğu gibi…

 

At ve sadaka

Bu da taa Ekim’den kalma bir yazı…

Duru 1 yaşına bile girmemişti daha, nerede at görsek sevdirirdi babası, o benden daha cesaretli. Hayvanlarla içli dışlı olması hoşuma gidiyor Duru’nun, ben de ses etmiyorum, dikkatli olmak koşuluyla tabii.

Epeydir de Duru’yu at binmeye götürüyoruz. Kenan bey At çiftliği yaklaşık 2 yıldır gittiğimiz bir yer. Oradaki Papatya’yı da biliyoruz, Duru hep ona biniyor.

Cumartesi oradaydık. Keyifle bindi Duru Papatya’ya. Evden çıkmadan havuç, elma, şeker falan almıştık, babasıyla beslemesi için. Şekeri yedirdiler, hatta salyalanmış elini getirip gösterdi Duru bana:), hemen gidip yıkadık. Neyse, sıra havuça gelmişti. Fakat işler beklediğimiz gibi gitmedi, Papatya, havuç yerine Duru’nun elini yemek istedi. Acı bir çığlıkla kendimizden geçtik. Neyse ki hayvan kendiliğinden açtı ağzını da büyük bir faciadan kurtardık. Hemen elini sabunlu suyla yıkadım. Buz koyduk. Öyle acı ağladı ki, soğukkanlılığı elden bırakmadan ne yapacağımı şaşırdım, belli etmedim ama çok korktum. Ara ara eli sızlıyor, çığlığı basıyordu yavrum. Orta ve yandaki iki parmakta ısırık izi ve şişlik oluştu. Kırıktan şüphelendik öce. Neyse ki biraz sakinleşince arabaa bindik ve yolda uyudu. Uyuduğu zaman elini yumruk yaptığını, buna rağmen uyanmadığını görünce rahatladım biraz. Uyandığında acının geçtiğini söyledi, mucize gibiydi. Allahtan nazlı bir çocuk değil, yaradan yavrumu çok ama çok büyük bir şeyden korudu. Atın aslında kötlük yapmak istemediğini, elini havuç zannedip ısırdığını, bebekken onun da yemek yedirirken elimi ekmek zannedip yanlışlıkla ısırdığını söyledim. Korkmasını istemiyorum. “Atlara güvenmemem gerektiğini öğrendim” dedi.

Hayat acı tecrübelerle dolu, Yaradan hepsinden böyle ufak sıyrıklarla çıkabilmeyi nasip etsin. Fakire bir sadaka şart oldu…

 

Arama
Son Yorumlar
Lilypie - Personal pictureLilypie Second Birthday tickers