Archive for Nisan, 2011

Garip kelimelere bir yenisi daha

Geçtiğimiz hafta sonundan beri Duru “haşof” diye bir şey söylüyor, biz de Serhan’la birbirimize bakıp bunun ne demek olduğunu bulmaya çalışıyorduk.

Dün akşam yemekteyiz. Bizimki havuçları göstererek “haşof” deyince bunun havuç olduğunu anladık nihayet. Eskiden “avç” derdi, o nedenle anlamamışız demek.

Mep düzeldi, top oldu. Oyun hamurundan bol bol top yapıyoruz, ben yapıyorum o bozuyor.

Akşam kelimesini duydum ilk defa ağzından. Dün akşam camdan yine mavi minibüse bakıyoruz, “aşam” diyor, allahtan hemen anlayıverdim:)

Mavi minibüse bakması için camın önüne küçük sandalyesini koyuyoruz. Ona çıkıp camdan bakıyor. Daha kolay çıkması için de pazar günü IKEA’dan basamak almıştık. Duru onu salonun ortasına getiriyor, üzerine çıkıp “dabadaba dabaa” diyerek bize konuşma yapıyor. Sonra da “alkış” diyor. Bir de şarkı söylüyoruz birlikte, ben “lay lay laaay” diyorum o da tekrar ediyor, sonra alkışlıyoruz. Starlık onun ruhunda var:)

Dün eve gitmeden saçımı kestireyim dedim, o kadar uzadı ki artık koyun yünü gibi olmuştu uçları. Neyse, Serhan benden önce gitmiş eve. Onu görüp beni göremeyince ağlamış, dokundu bu bana. Ben gelince pek bir sevindi, şımardı. Yaradan, herkesin yavrusunu anne babasına bağışlasın.

 

Genel hal ve durum

23 Nisan’da Duru’nun bizi nasıl hayretler içerisinde bıraktığını önceki yazımda anlatmıştım.

Bu sıralar inanılmaz bir gelişim kaydediyor. Konuşma ve kelime dağarcığı konusunda da epey ilerledi.

Onun yarım yamalak konuşmasına bayılıyorum. Söylediği bir şeyi anlamadığımızda sinirleniyor. “Sakin ol, göster bana, özür dilerim anlayamadım” diyorum, gösteriyor, ben anlayınca da “Hııı” diyor rahatlayarak.

İlginç kelimelerine bir yenisi daha eklendi: Debdebt. Bunun Duru dilinde “kırmızı” demek olduğunu yalnızca ben annesi olduğum için anlayabilirdim. Neden, niçin inanın bilemiyorum. Eyci (hindi), debaci (tavşan), khil (yeşil), mep (top) kelimelerine bunu da ekledik, not ettik.

Kabaca her şeyi söylüyor artık. Yaptım, düttüm (düştüm) gibi 1. tekil şahısı kullanıyor fiillerde. Bizim göremediğimiz minicik detayları görebiliyor, mesela uzakta küçücük bir vinç görse “aaa viç“ diyor:) Annesi olduğumdan alıştım artık, decoder gibiyim, zaman zaman tercümanlık yapıyorum:) Cümleler şimdilik 2 kelime; “Bay bay tatti (taksi)”, “Bak elma”, “Bay bay mavi müs (burada 4 kelime var aslında ama bay bay ve mavi müs onun için tek kelime gibi).

Dün öğle uykusuna yattı. Sonra uyandı ağlayarak. 1 saat de göğsümde uyudu, salonda. Yatırmaya kıyamadım, uyanana kadar bekledim. Öyle huzurlu uyuyordu ki, o dakikaların tadını çıkardım.

Bana düşkünlüğü geçmiyor. Annem annem durumunda, onun bulunduğu yerden 1 dakikalığına başka bir odaya gideyim geliveriyor hemen. Öyle bir zaman gelecek ki, yanıma gelsin diye bekleyeceğim ama o özgürlüğün tadını almış olacak bir kere. O yüzden ben de bugünlerimin tadını çıkarıyorum.

Dün dışarı çıkarken sabırsızlanıyor, burada da babasına tırmanmaya çalışıyor onu kucağına alsın diye:)

Cuma akşamı eve giderken Migros’a uğradım. 23 Nisan nedeniyle %50 indirim varmış oyuncak ve kitaplarda. Birkaç parça oyuncak ve kitabı inanılmaz ucuza aldım. Uzun zamandır istediğim bir balık tutma oyunu vardı ahşaptan onu aldım, bir maymun, yazın yüzdürmek için basit bir bot, tencere takımı (daha sonra vermek üzere) ve 2 de kitap (diş fırçalama ve doktora gitmeyle ilgili) alıp götürdüm. Önce balık tutma oyununu verdim. Çok sevdi ve hemen kıvırdı işi. Sonra tek tek poşetten kendisi çıkarıp getirdi oyuncakları, oynadık. Bot ve tencere takımını şimdi vermeyeyim, sonra açarız dedim, “tamam” dedi.

Sıra kitaplara geldi. Doktor kitabını anlattım, sonra senin doktorunun adı ne dedim “Gübin” dedi bana, şok oldum. Hafızaya yazmış zamanında, konuşmaya başlayınca da çıkarıverdi ağzından. Anneme sordum sen mi söyledin diye, o söylememiş. Bundan 1 ay önce doktora götürmeden önce anlatmıştık, oradan aklında kalmış demek ki.

Bazı zamanlar asabiyet hali ve “hayır”ları had safhada oluyor. Ne söylesen otomatiğe bağlamış gibi “hayır” diyor. Dün IKEA’da onu kucağıma almam için yalandan gözyaşları döktü. Kıyamıyor insan ama artık çok da ağırlaştı. Çaresiz alıyorum…

2 gündür İso (İsmail-eniştem) ve Emir’e taktı. Özlemiş herhalde. Tiya da diyor. İşooo, İşoooo diye bağırıp duruyor evde. Babama “Şöööşıın” diye hitap ediyor. Hangi dedeye gittiğimizi de biliyor, Hasan’a mı Muhsin’e mi gidiyoruz diye sorunca cevap veriyor. Evleri de tanyor, “Geldiiikk” diyor:) Dün annemi almaya giderken Babi ve Hasan dedesini de sayıkladı. Ne şanslı ki iki dedesi, anneannesi ve babaannesi var Duru’nun, uzun uzun ömürler versin Yaradan.

Mavi minibüs sevgisi üst boyutta. Camın önüne minik sandalyesini koyduk, onun üzerine kendisi çıkıp bakıyor, sonra iniyor. yanında oluyoruz tabii düşmesin diye. Bir de mesela bir kitabın, bardağın ya da herhangi resimli bir objenin üzerinde gördüğü şeyleri kendi kendine tekrarlıyor: “mamun, attan, num” falan diye, çok hoşuma gidiyor.

Atatürk’ü de tanıdı artık, nerede görse “Atatüt” diyor, çok hoşuma gidiyor.

En çok neyini seviyorum biliyor musun diye sorunca kirpiğini gösteriyor. En çok hangi kelimeni seviyorum diyorum, gülerek debdebt diyor:) En güzeli, espriden anlayabiliyor ve ona göre cevap verebiliyor olması…

Özetle; Duru’nun genel hal ve durumundan pek memnunum, Allah nazarlardan saklasın. Her gün daha da çok şaşırtıyor bizi…

 

23 Nisan, neşe doluyor insan

Duru artık tam bir çocuk kıvamında. O nedenle bayramımız daha bir anlamlıydı bu sene.

Ece’nin 23 Nisan’da oyunu vardı, Kenter Tiyatrosu’nda. Oyunun ismi “Rapunzel”. Ne zamandır gitmek istiyorduk, hazır 23 Nisan’a da denk geliyor, Duru’yu ilk kez, kendi bayramında bir çocuk oyununa götürelim dedik. Hem de en sevdiklerinden, Ece oynayacaktı.

Gitmeden anlattım ona. Seni yarın oyuna götüreceğiz, “Ablalar abiler televizyon ekranı gibi bir yerde oyun oynayacak, dans edecekler, sen de oturup yerinden kalkmadan izleyeceksin, sıkılırsan çıkar gideriz” dedim. O da “Tamam“ dedi.

Sabah apar topar hazırlanıp çıktık evden. Oyun saat 11′deydi. Biz ancak on buçuğa doğru çıkabildik. Ece’ye çiçek aldık, Duru versin istedik. Çok istediğimiz gibi olmadı ama geç kaldığımızdan pek bir seçeneğimiz de kalmamıştı. Neyse. Tam oyun başlarken tiyatrodaydık.

Kapıdan girerken babasının kucağından benimkine gelmek istedi. Kendini benim kucağımdayken güvende hissediyor, her yeni yere girerken yapar bunu. Murat karşıladı bizi, oturduk. Duru “Ece Ece” demeye başlamıştı. Neyse, oyun başlarken bizim Ece ağaç rolüyle sahnedeydi. Cadı, bir kazanı karıştırıyor, iksir yapıyordu. Biraz ürkütücüydü bu cadı sahnesi ya da bana öyle geldi. Onlar henüz bu tip korkuları bilmediklerinden cadıyı sadece tencereyi karıştıran bir teyze olarak bile görüyor olabilirler. Endişem yersizdi, Duru sakince oturuyordu. Ve bu sakinlik bütün oyun boyunca devam etti. İnanılır gibi değil ama Duru tüm oyun boyunca kucağımda oturdu, ellerini kavuşturarak büyük bir adam edasıyla oyunu takip etti. Alkışlanacak yerlerde alkışladı, oyunculardan biri sahne arkasına gitse onu “bay baay” diyerek uğurladı. Arada da yan gözle Murat’a kesikler atıp onu da idare etti yani:) Benim ve Serhan’ın ağzı hayretten bir karış açık, Duru tiyatro izlerken oyun boyunca biz de onu izledik.

Demek bizim minik kızımız büyümüş, tiyatroda oyun izleyecek olgunluğa erişmişti. Bu, gerçekten çok ilginç bir duygu. Henüz 22 aylıktı ama büyük bir çocuk gibi sıkılmadan, kıvranmadan, sakince izlemişti. Normalde 5 dakika oturtamazsınız, hatta gitmeden önce Serhan’la konuşuyorduk, en kötü sıkılır, oturmak istemezse çıkarız diye. Gerek kalmadı.

Oyun güzeldi, özellikle kuklalarla yapılan oyunlar müthişti. Müzik canlıydı, şarkılar da canlı söyleniyordu, zor bir iş başarmıştı ekip. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık, güzel Rapunzel’i-Ece’yi de burdan kutluyorum, bizzat da sarılıp öperek kutladım zaten:) Herkese de tavsiye ederim, gidiniz izleyiniz.

Oyun bitti, alkışladık oyuncuları. Sonra yanımıza Ece geldi. Duru bir çekindi önce, herhalde oyunla gerçeği ayırt edemedi bir süre kafasında.

Sonra çiçeği verdirdik Duru’ya. Ece’yle hasret giderdiler. Dekor toplanacağı için daha fazla meşgul etmemek üzere vedalaşıp ayrıldık sevgili Ece ve Murat’tan.

Oyundan sonra biz Serhan’la hayretler içinde yürürken Duru’ya bir yandan neler olduğunu ve neler yaptığımızı anlatıp sorular sordum:

-Nereye gittik kızım?

-Ece

-Kimler vardı?

-Abi, abla

-Ne verdik Ece’ye

-Çiçet (sondaki k’ler t bu arada:)

-Sevdin mi oyunu?

-Hı hııı

Dönüşte Harbiye’deki parkın içinden geçerken kediler vardı, onlara baktık biraz.

Anneme gittik sonra. Yolda uyudu, hatta yukarı çıktığımızda da uyanmadı. Uyanınca yemeğini yedirdik. Hazır o taraftayken, uzun zamandır görüşemediğim tiyatrodan arkadaşlarım Hülya ve Sonay’la görüşelim dedik. Hülya’lara gittik. Epey oturduk orada, Hülya’nın evi çok renkli ve tam Duru’ya göre şeyler vardı, o nedenle sıkılmadan oturdu. Ben biraz tedirgin oldum tabii bir şeyleri kırar diye, neyse ki kazasız atlattık. Bol bol zeytin yedi:) Sonra Esra geldi, onunla da görüşmüş olduk. İsimleriyle çağırıyordu onları da ayrılırken. Özlemişim, iyi oldu bu vesileyle, tiyatro dolu bir gün yaşadık:)

 

Gün sonunda Duru’yla gün hakkında sohbet ettik:) Nereye gittik, neler yaptık, kimler vardı gibi. Esra’nın ismi kalmış aklında…

Duru’ya bugünün bayram olduğunu ve bu bayramı çocuklara Atatürk’ün armağan ettiğini söyledik. Bunu öğrenmiş, “Kızım bayramı bize kim armağan etti?” diye sorunca “Atatüt” diye cevap veriyor. Bir de ertesi gün televizyonda 23 Nisan fragmanlarını gördüğünde bayram bayram diyor kendiliğinden.

23 Nisan benim için bir kez daha anlam kazandı. Gözümde büyümeyen ve aslında hâlâ küçük olan benim minicik güzel kızımın aslında büyümüş olduğunu anladım. O olgun bir ruh, bugünkü davranışıyla bunu bir kez daha kanıtladı, hem de 2′ye 2 kala…

 

 

Dolu bir hafta sonu

Geçen hafta sonuna 3 kutlama sığdırdık. Anneanne ve dedenin evlilik yıldönümü, Bulut’un doğum günü ve Babaanne’nin doğum günü.

Cumartesi gündüz, Bulut’un doğum günü vardı, Seherlere gittik. Bir sürü çocuk vardı, aralarındaki tek kız benimkiydi. Hiç yabancılık çekmedi Duru, ortama derhal adapte oldu. Orada bir de abi buldu, 4 yaşında, onunla oynadılar.

Oyuncağını almak isteyen çocuklara karşı sesini yükseltti bir ara. Bulut’la pek bir araya gelemediler bu kez, Bulut kocaman bir kamyonu oradan oraya sürmekle meşguldü.

Bizimki de yine Apaçi türküsü tutturttu, ordaki ablaların telefonunda Apaçi çaldırıp oynadı bir güzel.

Seher’in gelen misafirler için hazırladığı hediyeler müthişti gerçekten, bulut desenli kumaş çantaları her gören beğendi, benim gibi çantasız çıkmayan biri içinse müthiş bir hediye oldu. Bulut çok çok yaşasın inşallah, anne, babası ve tüm sevdikleriyle birlikte…

Akşamına annemlere gittik. Ablamla gündüz konuşup bir pasta alıp kutlama yapmaya karar verdik. 46 yıl olmuş onlar evleneli, her ne kadar son 14 yılı falan torunları yüzünden ayrı geçse de daha çok çok yaşasınlar birlikte inşallah. Ablam Duru’ya konuşan bir bebek almış. Bizimkinin bebeklerden çok vinç, araba, tren gibi araçlara ilgisi olduğundan pek ilgilenmedi. Biraz daha büyüyüp annelik duyguları ön plana çıkana dek kaldıracağım anlaşılan.

Ablam Duru’ya Muhsin demeyi öğretti, onu da çok komik söylüyor, “Soosiin” gibi bir şey diyor. Bir de “İsooo” diye bağırıyor İsmail Abi’ye, çok komikti valla, geçen haftadan bu yana çok değişti yine, büyüdü daha.

Dün, yani pazar akşamı da babaannenin, Duru’nun deyimiyle Babi’nin doğum günüydü. Yolda giderken Duru’ya Hasan ve Kıymet demeyi, hatta o şekilde bağırmayı öğrettik. Oraya gittiğimizde babaanne ve dedesine isimleriyle hitap edince şaşırdılar, komiklerine de gitti üstelik:) Dün bizimkinin sinirleri üzerindeydi, her şeye hayır diyordu, zorlu bir gündü. Orada da bunu devam ettirdi. Koşturdu, terledi. Bu arada amcasının adını da söylüyor, hem de çok güzel, “Selçuuukk” diye sesleniyor ona. Halası küçük laptop almış, onunla oynadı biraz. Güzel bir alet, İngilizce kelimeler de var. Çok kısmetli Duru, herkes bir şeyler alır, doğduğundan beri böyleydi, hep böyle kısmetli olur inşallah.

Dün evden çıkarken Serhan sormuş, “Kızımın canı babası kim” demiş, Duru da “sensin” diye cevap vermiş. Aynısını ben de sordum, bana da aynı şekilde cevap verdi, çok ilginç. Artık diyaloglar gelişiyor aramızda. İsimlerimizi de söylüyor benim ve babasının.

Cumartesi Seherlere giderken Serhan’ın beli kitlendi bir anda. Dolayısıyla hafta sonu da pek haşırneşir olamadı Duru’yla. Tamamen birlikteydik. Mavi minibüs takıntısı var çocuğun. Camın önüne sandalye koyuyoruz, inip çıkıp mavi büse bakıyor. Gelince seviniyor, gidince sinirlenip bağırıyor arkasından mavi büs diye. Bu fotoğraflarda da babasıyla oturuyorlar camın önünde, mavi minibüs bekliyorlar. Bizimki peteğin incecik üst kısmına tüneyiverdi kıvrak bir şekilde. Duru camgüzeli:)

Cuma günü ateşlenmişti Duru, epey sıcaktı. Cumartesi gününe bir şeyi kalmadı Allaha şükür. 1 gecede toparlayabildi. Dişten oldu herhalde, bu sıra pek sıkıntısı var. Eli sürekli ağzında.

Meme olayı aynı seyrinde. Eski düşkünlüğü kalmadı. Kelimesini duyunca öğürüyor. Böyle böyle bırakacak herhalde. Geceleri emiyor, uyku semesi aklına gelmiyor herhalde. Sabahları giderken emmiyor artık. Hayırlısı bakalım.

Bana olan düşkünlük had safhada. Annem annem diye peşimden ayrılmıyor. Bir iş yapamıyorum, tek sıkıntı o. Zar zor süpürge açabildim hafta sonu. Hatta komik bir diyalog bile yaşadık. Ben mutfakta iş yapıyorum, oraları toparlıyorum. Serhan’ın beli kitlendiğinden geçici olarak servis dışı. Duru geldi yanıma annem annem diyerek. Ben de “Bak kızım bunları yapmam lazım, ben yapmasam kim yapacak” diye açıklamaya çalıştım. Duru’nun cevabı: “Baba” oldu. Buna çok güldüm. Kafasında çözmüş o olayı, baba temizlik yapsın, anne hep onunla olsun:)

Böyle dip dibe 2 gün geçirdik. Çok güzeldi. Sinir krizleri yaşadığı anlar çok oldu bu iki günde. “Hayır”lar had safhadaydı. Ben de “Haklısın kızım, çok haklısın” diyerekten sakinleştirmeyi başardım çoğu zaman. Bazen de sesimi yükselttim, o zamanlarda iyice çıldırıyor anlamıyor iyi laftan, sadece o tondan anlıyor çünkü. Ben de hoşnut değilim bunu yapmaktan ama gerekiyor bazen:(

Böyle işte, bol kutlamalı, bol “hayır”lı, bol Duru’lu iki gün geçirdim… Çok özledim onu, sabırsızlıkla eve gitmeyi bekliyorum.

 

2′ye 2 kala dildeki çözülme

Son 1 haftadır mı desem Duru her şeyi söylüyor neredeyse. Kendince kelimeler de üretmiyor değil. Dilinin dönmediği şeylere hemen bir yakıştırması var. En sonuncusu “Neba”, yani portakal:)

Apaçi müziğine takıntılı şu ara, geçen akşam Ebru’lar geldi. Güneş’le pek güzel oynadılar. 2 gündür evde Günooş diyerek dolanıyor. Kim geldi bize kızım diyorum, “Ebyu” diyor.

İki kelimeli şeyleri daha sık kullanıyor. Bezini bağladıktan sonra pantolonunu çekerken “Dik dur” derim ben ona. Dün yine çekeceğim eşofmanını, kendisi diyor bu sefer “Diddu” diye:)

Dün ilk kez topa “top” dedi, başından beri mep’ti onun için. Bz de alışmış, mepi getir, mepi at diyorduk arada. Büyük değişim bizim için. Hâlâ söylüyor mepi, tam unutmuş değil tabii.

Dün iki minibüs duruyor yan yana, üçü diyor, sayıları da öğrenecek yakında. Harflerin çoğunu tanıyor.

Diyaloglar arttı. Soru soruyorsun cevap veriyor. Mesela “gökyüzünde ne uçar” diye sordum uçak demiyor, onun sesini taklit ediyor bir de eliyle uçak uçuruyor. “Başka, hayvan mesela” diye soruyorum, “cikcik” diyor. Arı ne yapar, koyun, inek, domuz ne der, gibi soruları da gayet güzel cevaplıyor.

Ayran hastası, dün aplaapla (pilav) yiyip ayan içti:) Pancar seviyor, havuç tüketiyor.

Caiullou’daki tüm karakterlerin ismini biliyor. Kedisinin ismini de öğrendi, Gilbırıırt diye bağırıyor seyrederken:)

Hakikaten bir noktadan sonra çok hızlı gitti bu dil olayı, unuttuğum çok şey var muhtemelen. Hatırladıkça eklerim.

 

 

 

 

Arama
Son Yorumlar
Lilypie - Personal pictureLilypie Second Birthday tickers