Archive for Mart, 2010

Selçuk Amca’nın doğum günü ve ufak bir kaza

Cumartesi akşamı Serhan’ın abisi Selçuk abilere davetliydik, onun doğum günüydü. Aslında doğum günü 26 Mart Cuma idi fakat herkesin daha rahat oturabilmesi için Sevim Abla doğal olarak hafta sonunu tercih etmişti.

Cumartesi günü yine bir telaş hazırlanıp evden çıktık. Amcamızın hediyesini aldık. Duru artık iyice ayaklandığından ilk adım ayakkabısı ihtiyacımızı da karşılamamız gerekiyordu. Güzel bir şey bulduk, Nike’ın yumuşak tabanlı spor ayakkabısını aldık ona. 21 numara. Duru için beğendiğim yazlık 1-2 giysiyi de aldıktan sonra bir şeyler yemek için yemek katına çıktık. Bizimki yine sağa sola laf atmadan edemedi. Biz yemek yerken ona da evden hazırlayıp getirdiğim sebze püresini ve yoğurdunu yedirdim. Yemekten sonra kaka yapınca bebek bakım odasında alt temizliği yaptık. Oraya başka bir bebek daha geldi, annesiyle kısacık bir sohbetimiz oldu. Aynı ayda doğmuş Duru’yla, bizimki yanında pek bir çocuk gibi kaldı. Anne de bunu fark etmiş olmalı ki “Maşallah” dedi. Nazara pek inanmak istemem başıma kötü bir olay gelmesin diye. Neyse…

Ordan çıktık, amcalara gittik. Yemek, sohbet hoşbeş derken sıra çay faslına geldi. Duru’nun eline oynaması için çay tabağı vermiştik. Duru bir yerlerine vurmasın diye onu kollarken bir güzel geçirdi benim gözüme. Canım çok yandı. Göz altımda ufak bir morarma ve kanama oldu. Duru’nun bu çalışmasıyla diğer gözümle simetriyi yakaladık. Sağ gözümün altında da bir leke vardır, lekeleri çiftledik şimdi. Umarım iz kalmaz.

Diyeceğim odur ki insanın bazen basireti bağlanıyor, yaşaması gereken neyse onu yaşıyor. Nazara falan inanmak istemiyorum ama gündüzki kadının bakışlarını pek sevmemiştim vesselam. Neyse bunla geçmiş olsun, Allah minik kızımı korusun, gereğinde olan bana olsun:)

O ağacın altı, göbek noktası!

Az önce Sema halamızdan şöyle bir mail geldi: Göbek noktası. Açmadan önce “Amanın” dedim, bu da nedir böyle? Baktım 2 resim göndermiş.

Duru’nun göbeği yaklaşık 10. gün sonunda düşmüştü. Bazıları göbek düşene kadar bebeğin yıkanmaması gerektiğini söyler. Biz hastaneden öğrendiğimiz teknikle yıkamıştık Duru’yu, yaz çocuğu olduğundan havalar da çok sıcaktı zaten. Babası Duru’yu sağ avucunun içine karın üstü yatırır, diğer eliyle de başını, vücudunu yıkardı, ben de duşu üzerinden tutardım. Şimdi düşünüyorum da yine iyi sesi çıkmamış zavallımın. Bayılırdı banyo yapmaya, sudan çıkarken ağlardı. 10 gün boyunca bu şekilde banyo yaptırmış, kuruladıktan sonra da alkolle silmiştik göbek çevresini. Dolayısıyla göbecik iltihaplanmadan kuruyup düşüvermişti.

Göbeği okul, cami bahçesine gömmek adettendir. Ben de düşen göbeğin bir adet fotoğrafını çektikten sonra, uygun bir yere gömmesi için Mimar Sinan’da öğretim görevlisi olan halamıza vermiştim. O da okulun bahçesine, işte bu ağacın altına gömmüş. Ağaç da pek güzel, pek bir afilli. Bu ağacı gören, tanıyan olursa bilsin ki altında Duru’nun göbeciği saklı…

Ablam da o okuldan mezun. Hala da oradan. Genetik sağlam yani… Belki Duru’nun da onlar gibi estetik-sanat yönü ağır basar da mimar, tasarımcı, stilist falan olur. Biz de sevinçten göbecikleri atı atıveririz…

Çirkin olma zamanları ve hızlanan adımlar

Her çocuk yapar bunu, çirkin ol dersiniz dudaklarını büzerek burnuna doğru yaklaştırır, gözlerini küçültür, burnundan da tısır tısır nefes alır. Buyrun, karşınızda çirkin mi çirkin minik bir yaratık… Aksine, o kadar sevimli olurlar ki o minik hamur suratı ısırasınız gelir.

Duru’cuk da 1 haftadır çirkin olabiliyor. Herhalde doğaları gereği çocuklar belli bir aya geldiklerinde o hareketi yapıyorlar. Onu yapınca da biz büyükler çirkin ol kızım ya da oğlum diyoruz. O da daha sonra bu hareketi o komutla özdeşleştiriyor. Biz de daha sonra söylüyor, yapınca da seviniyoruz.

Nitekim Duru’da da öyle oldu. O hareketi yaptığında hep bir ağızdan “çirkin ol kızım” diyerek onun çirkin olma hareketi olduğunu öğrettik. Şimdi çirkin ol kızım diyoruz, o da minicik ağzını büzüp dünyanın en şirin yaratığı oluyor.

Duru iyice ayaklandı. Yürümeyi keşfedeli onu tutabilene aşk olsun. Kimi bulursa, anneannesinin, benim, babasının elinden tuttuğu gibi soluğu koridorda alıyor. Salondan başlayan yolculuğumuz koridorda devam ederek onun odasında son buluyor. Sonra tekrar salona tabii. Gündüz annem baktığı için bu turları çoğunlukla onunla gerçekleştiriyor. Şimdilik elimizi bırakıp adım atmaya cesaret edemiyor, korkuyu da biliyor minicik şey…

Ayakta daha dengeli durur oldu. Tay dururken bozulan dengesini daha iyi toparlayabiliyor. Adımları da daha hızlandı, düzgün de yürüyor.

En güzeli de, işten eve geldiğimizde anahtarın sesini duyar duymaz yerinde çığlıklar atan, annemin kucağında kapıya gelen minik kızımız artık annemin elinden tutup yürüyerek bizi karşılıyor. Gün gelecek, kendisi koşup gelecek kapıya. Offf, Duru’nun adımları hızlandıkça günler de daha hızlı akıyor sanki…

Kelime dağarcığı ve yeni numaralar

Kelime dağarcığı dediysem anladığı değil, söyleyebildiği kelimeleri kastediyorum.

Bu son 1 aydır Duru’daki gelişimin hızına yetişemiyoruz. Demek ki 8 ve 9. aylar hem fiziksel hem de duygusal büyümenin hızlı olduğu bir dönem.

Bir kere, ne söylenirse anlıyor. Onun hakkında konuştuğumuzda hemen dönüp bize bakıyor. Objelerin adını biliyor. Annem gündüz ona camdan ya da balkondan kuşları, ağaçları, kedileri, evleri gösterip anlatıyormuş. Kuş nerede dediğimizde cama bakıyor, çiçek nerde diyoruz, salondaki gardenyaya bakıyor hemen.

Salonumuzda, artık karta kaçtı deyip neredeyse gözden çıkardığımız gardenyamız baharla birlikte şaha kalktı. 3 tane mis gibi kokan, beyaz, güzeller güzeli gardenya açtı, birkaçı da yolda. Evimizde o kadar çok çiçek var ki, bunlarla Duru’yu bir arada yaşatmanın yollarını arıyoruz, çünkü tutup koparmaya çok meyilli. Mesela mor menekşenin alt yaprakları teker teker kendisi tarafından yolundu. Durum böyle olunca, hazır gardenyamız da çiçek açınca Duru’ya çiçeği sevdirip “cici, cici çiçek” diyoruz hep bir ağızdan, onun da hoşuna gidiyor. Daha önceden cici diyordu zaten. Biz “cici çiçek” falan dedikçe “çiçek” de demeye başladı. “Ciii-çeee” diye sonunu uzatarak söylüyor. Bu arada gardenya inanılmaz güzel kokuyor, ona da koklattık, burnunu kısarak resmen kokladı çiçeği.

Duru epey bir süredir “dede”, “baba” gibi kelimeleri de söylüyordu.O “baba” dedikçe Serhan’ın içinin yağları eriyor, bana da bir burukluk çöküyor tabii:) “Gel gel” de diyor, yalnız anlamını bilerek mi söylüyor onu çözemedim.

İşe başladığım ilk gün Duru’nun meme krizi tutunca “anne meme” diye ağlamış. O günden sonra ağzından bir daha anne kelimesini duymadık. Arada nadiren “nne” diye bol n harfli bir şeyler dökülüyor ama ben öyle duymak istiyor da olabilirim tabii.

2 akşam önce oturup hep birlikte yemek yerken bir yandan onu da besliyordum. Yemeği o kadar sevmiş ki yine heyecandan elleri iki yanda kıpır kıpır, ağzını kocaman açıyor, ben biraz gecikince bağırıyordu. Sonra “mama, mama” dedi. Sesi de öyle güzel ki… Dünkü akşam yemeğinde de ilk defa eline minik bir ekmek parçası verdik. Onu tutuyor fakat ağzına götürmeyi akıl edemiyordu. Genellikle de yere atıyordu. Dün ekmeği tuttuktan sonra ağzına götürttüm, sonra öğrendi ve kendisi yedi. Gündüz minik bebek bisküvisini de ısırarak yemiş. Bebekler kelimeleri olduğu kadar hareketleri de hemen kapıveriyor, eee ne de olsa taze, kaydetmeye hazır beyinleri var… Bizimkiler gibi gereksiz şeylerle dolup taşmıyor tabii.

Duru birçok şeyi kelimeyle anlatamasa da ya hareketleriyle ya sesiyle ya da mimikleriyle gayet güzel ifade ediyor. Mesela “çiş” ya da “kaka” gibi kelimeleri duyunca ya da “kaka yaptın mı” diye sorunca direkt ıkınma sesi çıkarıyor, çok komik…

Duru eskisi kadar emmiyor, hatta geçen hafta 1-2 gün tiksinmiş gibiydi, günde 2 kez falan emmişti. Neyse ki şimdi daha iyi. İşten gelince emziriyorum. Uyuturken de çoğunlukla emerek uyuyor, bazen de başka yöntemlere başvuruyoruz. Dün akşam emdi fakat uyumadı. Yine yan yana yattık, bana doğru yan döndürdüm, alçak sesle şarkı söyledim, bir yandan da saçını falan okşadım. Öyle tatlı ki, iki koluyla boynuma sarılıp ağzını yanağıma dayayıp öpüyor kendince. Öylece yarım saat falan karşılıklı öpücük alışverişinde bulunduk. Geçenlerde böyle uyutmuştum ama bu sefer uyumayınca yine çareyi meme vermekte buldum, neyse ki itiraz etmedi, emdi ve melek gibi uyudu.

Hem fiziksel hem duygusal gelişimini hayretle izlediğim minik kızım ne zaman “anne” diyecek, merak ediyorum. Zor geliyor olmalı ki pek teşebbüs etmiyor. Gerçi bence çiçek de yeterince zor bir kelime ya neyse… Beklemedeyim…

Neler seviyor, neler sevmiyor?

Duru’yu 6. ayını bitirinceye kadar sadece anne sütüyle beslemiştim. Birazcık üzüm suyu, mandalina suyu falan damlatıyordum arada ağzına ama asıl olarak 6. ay bitince katı gıdaya geçtik. İlk günler patates+havuç püresinin içine anne sütü ve zeytinyağı ekleyip yediriyorduk. Ara öğün olarak cam rendeden geçirdiğim elma ve anne sütüyle hazırladığımız pirinç unu mamasını (çok içime sinmediğinden birkaç kez yedirdim) veriyordum. Hiçbir zaman blander kullanmadım, hep çatalla ezip yedirdim yemeklerini. O nedenle de şimdi zorluk çekmiyorum Allaha şükür. Bir-iki kez ağzına kıyma geldiğinde, bir kez de elmayı ısırarak yerken kusmuştu, onun dışında yeni yemek sistemine de kolayca adapte oldu…

Duru yeni tatlara açık bir bebek. Havuç+patates karışımına kereviz, ıspanak, pancar, balkabağı, karnıbahar, pırasa gibi kış sebzelerini dönüşümlü olarak ekledim, içine yağsız kıyma da koyup çatalla ezerek verdim. Bazen de pirinç, irmik, kırmızı mercimek ekliyoruz. Hiçbirine itiraz etmedi. Bir keresinde de dondurucuya koyduğum enginarları pişirmiştim kendimize, ona da vermiştim, bayıla bayıla yarım enginarı yemişti.

Duru katı gıdaya geçtikten sonra babam onun organik sebze ihtiyacını karşılamayı gönüllü olarak üstlendi. 15 günde bir, işyerine yakın olan Feriköy’deki organik pazara gidip minik minik havuçlar, kereviz, patates, elma, ne bulursa alıyor. Her hafta bir paket bezi de dedesinden. Daha ne olsun… Duru’nun üzerinde çok hakkı var annemle babamın, sağ olsunlar…

Gelelim Duru’nun meyve zevkine… Meyve olarak muzu seviyor, yerli minik muzlardan veriyorum, elmayla pek arası yok. Bazen yiyor bazen yemiyor, bazen suyunu içiriyorum. Annem elmayı yedirmenin bin bir türlü yolunu bulmuş, ekmekle, pekmezle, yoğurtla, rendelemeden, rendeleyerek… Akşam eve gittiğimde elmayı ne şekilde yedirdiğinin raporunu veriyor bana kadıncağız. Anlayacağınız elma konusunda sağı solu belli değil arkadaşın. Portakal ve kiviye bayılıyor. Geçen gün portakal ve nar suyunu sıkıp bardağa koydum, bayıla bayıla içti. Sonra birazcık ağız kenarları kızardı o ayrı… Yaz gelse de şeftali, kayısı, üzüm de versem…

Duru’nun en sevdiği yiyecekse yoğurt. Yoğurt makinesinin kavanozlarına günlük sütten mayalıyorum. 1 kavanoza 1 çay kaşığı yoğurt yetiyor. Maya olarak Sütaş’ın kaymaklı yoğurdu çok iyi, diğerleriyle mayalayınca yoğurt uzuyor. Bir de organik yoğurtla mayalamıştım, o da güzel oldu fakat çabuk ekşidi. Yarım litreden 3 kavanoz çıkıyor. Versem 2 kavanozu bitirir ama dokunur diye korkuyorum. Şimdilik bir kavanozu ikiye bölüyoruz, yarısını öğle yarısını akşam yemeğiyle tüketiyor.

Kahvaltı menüsünde yumurta sarısı ve beyaz peyniri var. Beyaz peyniri suda bekleterek tuzunu alıyor, yumurta sırısıyla karıştırıyoruz. Yumurta+peyniri bulamaç olarak kısa bir süre yedi, sonrasında ayrı ayrı verdik. Anne sütünü de ayrı bir kaptan kaşıkla içiriyoruz. Pekmez ve organik tam buğday ekmeğinin içi, bazen de Hipp’in organik bebe bisküvisi kahvaltıdaki diğer elemanlar. Severek yiyor hepsini. Pazar sabahları babası geç kalkıyor. Duru’nun kahvaltısını saat 9.30 gibi yediriyorum. Bizim kahvaltı saatimizde uyumamışsa onu da mama sandalyesine oturtup birazcık kaşar peyniri, ekmek içi veriyorum. Tok olsa bile hayır demiyor.

Değişiklik olsun diye akşamları bazen tarhana çorbası (tel şehriyeli, bazen sebze ilaveli), bazen de içinde ıspanak, havuç gibi sebzeleri eklediğimiz pirinç lapası (az tereyağı ilaveli) veriyoruz. Bu ikisi olunca kocaman bi kaseyi yoğurtla çabucak bitiriyor. Öyle heyecanlanıyor ki yerken, elleri iki yanda sürekli kıpır kıpır… Rondodan geçirdiğimiz 1 çay kaşığı kadar cevizi de yemeklerine ekliyoruz. Arada balık veriyorum. İstavrit, levrek verdim, levreği daha çok sevdi. Bir de kıyma, soğan, maydanoz ve ekmek içi ve kuru naneyle yaptığım köfteyi azıcık suda pişirip veriyoruz arada. En güzeli de doyunca yemiyor, bağırıyor, elleriyle itiyor, ağzını kitliyor. Ben de ısrar etmiyorum.

Yemekle ilgili uyduruk bir bestem de var tabii ki. Sadece “Mama” kelimesinden ibaret, sözü ve bestesi bana ait bir şarkı. Elimde yemek tepsisi, “Maaamaa maaamaa” diye içeri girince Duru hemen anlıyor yemek saatinin geldiğini.

Bu yazıyı niye yazdım? Ben de bilmiyorum… Muhtemelen bir süre sonra unutacağım bunları. Sonuçta hepsi birer anı. İlerde okuyup hatırlarız, “Bak Duru’cuğum” derim ben, “bunları yiyormuşsun kızım, ne ilginç karışımlar değil mi?” Büyüyünce sebze falan yemezse elimde delil olur, bebekken nasıl da bayılarak yiyormuşsun der, gösteririm. Hem belki birilerinin işine yarar. Bu kadar…


Arama
Son Yorumlar
Lilypie - Personal pictureLilypie Second Birthday tickers