Archive for the ‘3. ay’ Category

Kenan Bey, yine yeni yeniden…

Kenan Bey’e gittik yine.

Duru Papatya’yı (at) çok özlemiş. Ona aldıımız kaskı da ilk kez kullanacağı için çok heyecanlıydı.

Bizden önce bir çocuk daha vardı. Onu bekledi. Beklerken resmen “volta” attı, nereden öğrendiyse…

Papatya’sına kavuşunca ondan mutlusu yoktu…

Salına salına gezdi. Ayrılmak istemedi oradan…

Anlaşılan daha çook gideceğiz biz Kenan Bey’e…

Şimdi okullu olduk

Yani birazcık, tam okullu değil ama biz de ucundan o hayata başladık işte…

Nasıl anlatsam bilmiyorum ama zorluydu gerçekten.

Ben bırakmak istemedi:( Zaten bunu birkaç gündür dile getiriyordu açıkça. “Gidelim ama beni orada bırakma” diyordu. Ben de “sen istemediğin sürece ben gitmem” diyordum ona.

Neyse, sabah kahvaltısını yaptı güzelce. Çantasını akşamdan hazırlamıştım. Sorunsuz giyindi, çıktık birlikte. Serhan da geldi.

Arabada “Durucum, oyun grubuna başlıyorsun, neler düşünüyorsun” dedim. O da “hani geçen sabah Çengelköy’e gitmiştik ya, orada denizde karabataklar vardı, şu an onu düşünüyorum” diyerek anaokulu fkrine nasıl baktığının ipucunu da vermiş oldu sorumu dikkate almayarak:)

Okula girdik, öğretmenlerin “hoşgeldin Duru” demelerine güzelce karşılık verdi, merhaba dedi. Birlikte aşağı indik, müdür odasına. Daha önce de gittiği için biliyordu orayı. Öğretmeni Tuba hanım geldi, çok şeker, güzel, sempatik bir insan. Çok da güzel, öğretmenimizin bu özelliği Duru için bir artı:) Biraz odada oturduk, ne yaptıysak odadan dışarı çıkmak istemedi. Sonra aklıma dinozorlar geldi de o bahaneyle gittiler öğretmeniyle. Epeyce durdu, yukarıdan dinozorları alıp inmişler, aşağıda resim yapıyorlardı. Oradan sesini duyuyorum, dinozorlar hakkında bilgi veriyordu Tuba öğretmene:) Neyse, sonra yanıma geldiler, dinozorları göstermek için. Geliş o geliş, bir daha da gitmedi zaten. Duru nereye ben oraya…

Önce resim odasına gittik birlikte, içeri girmedim bilerek, kapının ucunda oturdum, “buraya anne-babalar giremiyor, eğer biz girersek çocuklara yer kalmaz çünkü” dedim. Neyse, benim orada oturmamı kabul etti, sonra sandalyemi biraz daha uzaklaştırdım. Yeter ki onun gözünün önünde olayım.

Tuba öğretmen ona yukarı çıkmayı teklif etti. Şiddetle reddetti, çaresiz birlikte çıktık. Fakat daha yukarı çıkmadım, merdivenin başında bekledim. Baktım ağlayarak iniyor merdivenden. Sonra bahçeye çıktık biraz da. Azıcık oynadı, baktım yine ağlıyor. Burnu akıyormuş. Öğretmenine verdim mendili, “bak ben burda oturuyorum” dedim sonra. O da gitti, biraz salıncakta sallandı. Sonra Yeşim öğretmen (müdür yardımcısı) geldi, Duru’ya artık gitme zamanı olduğunu, yarın yine gelmesini istediğini söyledi ona. Bu bir taktikti aslında, Duru yavaş yavaş keyif almaya başlıyordu ortamdan.

Böylece ilk gün mücadelemiz nihayetlenmiş oldu.

Giderken öğretmenini öptü. Bu iyi işaretti, çünkü okula ya da kişiye antipati duymadığını anladık böylece. Onun tek korkusu orada yalnız başına kalma korkusuydu…

Öğretmeni, “çok zeki gerçekten, dinozorların ismini tek tek saydı, şaşırdım” diyerek şaşkınlığını dile getirdi:) Ah ah dedim içimden, bana neler öğretti, bir bilseniz:) O da ikizlermiş, aileye düşkün olurlarmış…

Evet, ilk gün zordu. Sonraki günler de sanki biraz zorlayacak gibi duruyor. Deneyeceğiz bakalım… Umarım bir gün benimser Duru okulunu…

 

 

Bu okul işi ne zormuş

Ki daha bu minik yavruların gideceği kreş…

Neyse, Duru’yu bu yıl bir anaokuluna vermeye karar vermiştik daha önceden. Duru her ne kadar baştan istemiyorum dese de şimdi bu fikre alıştı, herkese “ben okula başlıyorum” diye anlatıyor:) Sonra da “o oyun grubu, okul değil” diyor:) Baştan o kadar karşı çıkınca ben de “oyun grubu orası, arkadaşların olacak ne güzel, oyunlar oynayacaksın” deyince biraz sıcaklaşmıştı okul fikrine.

En sonunda annem elinden tutup bizim oradaki Mobidik Anaokulu’na götürmüş. Ben de görüşmüştüm daha önceden. Bahçesinde gezinmiş, içeri girdiğinde çocuklar yemek yiyormuş, e haliyle gürültü de varmış. Öyle olunca bizimki rahatsız olmuş biraz…

Bizim orada dolaşmadığım yer kalmadı. Kalite açısından birbirinden farklılar ama maşallah fiyatlar birbirine pek yakın. Esin’in ikizleri Gökay ve Hilal de başlayacaklar, o da epey araştırdı, hatta benden daha fazla araştırdı. Sonunda ikimiz de yavrularımızı Deha’ya emanet etmeye karar verdik. Hem imkanlar hem de fiyat-kalite dengesi en iyi burası gibi geldi. İçime sinmeyen tek yanı “okul” gibi olması. Ben daha doğal, daha rahat bir yer istiyordum aslında ama bizim oralarda yok öyle bir yer.

Duru’yu cumartesi Deha’ya götürdük görüşmeye. Başta benden ayrılmak istemedi, bizimle odada oturdu, onun yanında da konuşamadık tabii. Neyse ne yapıp ettiler de onu resim odasına götürmeyi başardılar. Hem bana hem babasına resim yapmış, tam anneanneye de yapıyorlarmış ki kapağını açmak istediği sim olduğu gibi üzerine dökülmüş:) Odaya elinde iki resimle geldiğinde üzeri pırıl pırıl parlıyordu, boynu, kolları her tarafı mavi sim olmuş:)

Onun dışında Atlıkarınca, Chocuk Academy ile de görüştüm. Hiçbiri içime tam sinmedi. Atlıkarınca biraz daha bize yakın olsaydı belki orayı tercih edebilirdim, bahçesi daha yeşil, daha ev  gibi. Deha hepsinden iyi fakat burası da çok kurumsal, sanki zil çalıp da biraz sonra tüm çocuklar derse gireceklermiş gibi…Yine de en çok içimize burası sindi, biz de “Rastgele” diyerek Duru’yu buraya yazdırmaya karar verdik.

3 yarım günle başlatacağım, çok ister benimserse 5 yarım gün devam eder diye düşünüyorum. Saat 12.00-5.00 arası. Annem bırakıp annem alacak. Bakalım, umarım her şey yolunda gider ve çabucak adapte olur Duru…

Yarın kayıt yaptırmaya gideceğim. 6 adet de vesikalık resim istiyorlar, küçücük çocuklar için gerekli mi, bilmiyorum…

Duru için iyi olur umarım. Hem biraz bağımsızlığını kazanır, uzun saatler çocuklarla bir arada bulunmayı öğrenir. Tek isteğim, gözlerinin içindeki pırıltının gitmemesi, mutlu ve neşeli yanının törpülenmemesi.

Çok heyecanlıymış böyle başlangıçlar… 3 yaşını 3 ay geçe benim kızım da okullu olacak…

 

 

 

 

Bir acayip hallerdeyim

Dedim ya, tatil boyunca da böyleydi Duru. Bir acayip bu aralar. Memnuniyetsiz, huzursuz… İç dünyasında neler yaşıyor bilmiyorum. Sabahları yine beni çok zor gönderiyor. Onu televizyonun başında bırakıp gitmek çok ağırıma gidiyor. Başka çarem yok ama. “Bırakma beni, işe giderken çok özlüyorum seni” diyor. Üzülüyorum. Bunu bir türlü atlatamadı, kabullenemedi.

Babayla arası daha iyi bu aralar, çok düşkün. Seviniyorum. bazen de belli olmuyor, itiveriyor zavallıyı. Durup durup bizi sevdiğini söylüyor. Biz de onu sevdiğimizi tekrar ediyoruz.

Dün ona makas aldım, kırmızı. Eve gittiğimde verdim. Fırlatıp attı, beğenmedim dedi. Mavi istiyormuş.

Kıyafet beğendiremiyorum. Deseni yan tarafta olan bir şeyi giymek istemiyor. Takıntıları var. Kazayla ellerim ıslak değersem ona sinirleniyor. Teyzesi bayramda kıyafet almış ona, giymedi, çaresiz değiştireceğiz. Her şey onun istediği zamanda olacak. Kolayını buldum ama, çoğu zaman kurtarıyor durumu. Mesela hadi tuvalete gidelim diyorum, tabii beklenen cevabı veriyor bana “Hayır” diyor. Ben de “tamam sen bilirsin” diyorum. Hemen arkasından “Tamam annecim geliyorum” diyor. İplerin onun elinde olduğunu hissetmek istiyor, ben de elimden geldiğince hissettirmeye çalışıyorum. Dikleşmek çözmüyor olayı, onun suyuna gitmek gerekiyor çaktırmadan. Tabii arada “ben senin annenim” i de hissettirmek lazım, yoksa işler çığırından çıkıveriyor.

Laflar büyük adam lafı zaten. Geçen sabah babasını uyandırmaya çalışıyordu. Uyanmayınca “Aman senin de muhabbetin çekilmiyor” dedi:) Nereden öğrendin bu lafı dedim, “Keloğlan’dan” dedi. Bu lafı kullanması hoş değil ama lafları tam yerinde kullanıyor olması büyük beceri bence:)

Çok da komik. Geçen akşam su içiyor. Birden durdu, “Anne, çok su içmemeliyiz değil mi” dedi. Yok, tam tersine çok içmeliyiz dedim. “Ama o zaman gece yatakta içimiz tuhaf olur, tuvalete koşmak zorunda kalırız“ dedi gülerek:) Kaldım öylece:)

Dün Ebrulara gittik. Güneş Duru’nun hangi takımı tuttuğunu sordu. “Horse” takımı dedi:) Çok sevdiği için atlar bu aralar dinozorlardan daha da ön planda…

Çok karışık çoook. Asabi, komik, bilmiş, zıpır, hareketli, duygusal, sevgi dolu… Bu haller acayip haller değil de ne peki??

 

Bayram tatili-Bölüm 3: Dans ve hayvanlar…

Tatil boyunca Duru’nun isteği at binmek ve hayvanları beslemekti. Bir de akşamları mini disco’da dans etmek…

Denizatı’nda at olduğunu daha önceden biliyorduk. Duru da öğrendikten sonra sabırsızlıkla bekliyordu at bineceği günü. Gittiğimiz günden son güne dek bindi. Bazen o kadar diretiyordu ki onu ikna etmek çok güç oluyordu, hep at onunla olsun istiyordu.

Atın adı Nazlı’ydı. Çok da sakin, güzel bir attı. Duru da öyle güzel bindi ki seyreden herkes hayranlıkla bakıyordu ona:) Keyfini çıkara çıkara, salına salına gezdi oralarda:)

Nazlı’dan indikten sonra onu sevmeyi de ihmal etmedi tabii:)

Genellikle sabahtan ya da öğle saatinde at biniyor sonra da hayvanat bahçesine hayvanları beslemeye gidiyorduk.

Babası atlar için taze yapraklar koparıyor, Duru da onları taşıyordu.

Hayvanat bahçesinde iki at, sayısını bilemeyeceğim kadar çok tavşan, tavuk, horoz, ördek, güvercin vardı. Besleme işlemi önce atlardan başlıyordu.

Kahverengi olan daha uysaldı, önce onu besledi Duru.

Benekli olan biraz tedirgin görünüyordu. Ama o kadar ses çıkardı, bizimle adeta konuştu ki usulca yaklaşıp onu da besledi en sonunda.

Önce midelerini, sonra da ruhlarını besledi atların, güzelce sevdi onları…

Sıra tavşanlardaydı.

Hepsi tek tek geldiler, o kadar çoklardı ki…

Bir de anne ve yavru tavşan vardı, çok güzellerdi…

Direkt minicik yaprakları elleriyle yedirdi tavşanlara. Duru’nun sayesinde ben de besledim tavşanları, hayatımda ilk kezzz. Bir şey daha öğretmişti  bana Duru, böyle bir güzelliği yaşamayı öğretmişti. Yumuşacıklardı…

Sırada tavuklar vardı. Duru’nun elini gagalasalar da pes etmedi:)

Gündüzler böyle geçti işte…

Akşam olduğunda bizim küçük hanım giyinip süslenip yemekten sonra soluğu mini disco’da alıyordu. İlk akşam öyle güzel bir performans sergilemişti ki Nuran Duru’yu son akşamki gösteride oynatmaya karar vermişti:)

Onu izlerken ben bile hayretlere düştüm zaman zaman, çok başarılı dans konusunda:)

Sonraki akşamlar da benzer şekilde geçti. Bir gün kafenin önünde, bir akşam diskoda, bir akşam da tiyatrodaydı Duru…

Burada da tren oldu yine. Trenden kopuyor sonra ağlayarak yanıma geliyordu:) Ben de tekrar gruba katıveriyordum onu:)

Öndeki Nuran, Duru’nun çok sevdiği oyun ablası. Son akşam için hazırlanan gösteride Duru da yer aldı, tabii bir sürprizle ben de:) Külkedisi oyunu sahnelenecekti. Fakat çocuk bulamadı Nuran. Gittiğimiz dönemde herkes evine dönüyordu. Duru’yu provaya götürdüm. Ben ve bir veli daha vardı. Çaresizlik beni Kral, diğer veliyi de Külkedisi yapmıştı:) Defalarca sahnelere çıkan ben, Duru’yla aynı sahneyi paylaşacağım için başka bir heyecanlıydım.

Önce oyun parkında toplandık.

Sonra sahnenin olduğu alana geçtik. Çok da sıcaktı hava…

Provada aksilik yakamızı bırakmadı. Elektrikler bile kesildi. Duru “Tuttu fırlattı kalbimi” şarkısında dans edecek, tiyatro oyununda da Külkedisi’nin kötü kalpli kızlarından birini oynayacaktı. Ama o kendisinin t-rex olacağını zannediyordu:) Başka türlü de çıkmazdı zaten sahneye.

Prova boyunca sabırsızlıkla kendi sırasını bekledi. “Ben ne olacağım, ne zaman dans edeceğim” dedi durdu:)

Önce dans provası alındı. Nuran hareketleri gösteriyor, çocuklar da aynısını yapmaya çalışıyordu. Duru, aralarında en küçüğüydü, yine de fena sayılmazdı. Bir ara dikkati dağılıyor, başka yerlere dalıp gidiyordu, onu öylece izlemek komikti gerçekten:) Sonra da bir kez kabaca oyunu prova ettik. Çocuklar çok yorulmuştu.

Akşam olduğunda Nuran’ı bulmaya çalıştık. Yemekte görmüştük kendisini. Anlaştığımız gibi saat 9′da prova almak için sahnenin oraya gittik. İçerden bağırışlar geliyordu. Sonunda Nuran’ı delirtmişlerdi.

Başka animatörler oradaydı ama Nuran yoktu aralarında, olmayacaktı da… Kendi başımıza kalmıştık.

Apar topar hazırlandık. Çocuklara ve bizlere ne buldularsa giydirdiler. Benimki evlere şenlikti, kocaman bir pantolon, iğrenç bir gömlek, sünnet pelerini ve taç yerine de sünnet şapkası:) Gerisini siz düşünün artık. Duru beni böyle görünce ağlamaklı oldu “Hiç güzel olmadın çıkar” diye tutturdu. Bir yandan onu ikna etmeye çalışırken diğer yandan öbür çocukları giydirmeye çalıştım. Duru hiçbir şey giymek istemedi, öylece, üzerindekilerle sahneye çıktı. En son sakal takmak isteyince ağlamaya başladı, ben de sakal takmaktan vazgeçtim.

Gösteri zamanı gelmişti. Çocuklara hareketleri gösteren olmayacaktı. Doğaçlama gelişecekti her şey.

İlk grup “Mossa”da dans etti. Sonra sıra Duru’nun dans gösterisine geldi. Çıktı, nerede duracağını hatırlattım sahneye çıkmadan önce. Dans ederken yan gözle de bana bakıyordu. Gurur duydum onunla:)

En miniğiydi içlerinde. Yine de çok cesaretliydi bence…

Danstan sonra kısa bir oyun daha vardı. Sonra sıra bizim oyuna geldi. Önce Duru çıktı ablalarıyla, üvey annenin kötü kızlarından biri olarak:)

Bu üçlü çok komik görünüyordu bence.

Sonra ben çıktım sahneye, Kral olarak:) Duru sahneye çıktığında ablalarından biri onu çektiği için düştü, yanlış yere gidiyordu çünkü:( Üzüldüm.

Sonra Külkedisi’nin düşürdüğü ayakkabıyı prensle birlikte evleri dolaşarak denetme sahnesi geldi. “A bu da olmadı, bu da olmadı, bu da olmadı” repliğini söyleyince Duru’nun kahkahaları hâlâ kulağımdan gitmiyor, çok hoşuma gitti. Geçen akşam uyumadan önce hatırladı, kendi kendine söyleyip gülüyor, “anne çok komiktin” diyordu.

Oyun öyle böyle bitmişti. Sahneye çıktık tüm ekip.

Tek tek çocuklara ad, yaş ve büyüyünce ne olacaklarını soruyordu animatör. Adını ve yaşını güzelce söyledi Duru. Genellikle birisi yaşını sorduğunda bana döner, bildiği halde “anne kaç yaşındayım” diye sorardı, bu kez yapmadı, kendisi cevap verdi. En son soruyu düşündü düşündü, en sonunda “dinozor” diye cevap verdi:) Güldük hepimiz.

 

Sahneden herkes inmeden biz çıktık, Duru iyice huzursuzlanmıştı çünkü.

Son gün kahvaltıdan sonra soluğu denizde aldık. Bize inat çok mu güzeldi ya da biz gideceğimiz için mi böyle geliyordu bilmiyorum. Denizden sonra odaya gidip hazırlandık, bavulları arabaya yerleştirdik. Sonra son kez Nazlı’ya bindi Duru, ardından tavşan ve atları besleme… Duru buradan gideceği için üzülüyordu. Sevmişti. Bana göre ise tam karardı, artık sıkılmaya başlamıştım çünkü…

Mustafa ve ailesiyle de vedalaştıktan sonra yola çıktık.

Bir tatil daha burada bitmişti. Duru bu tatilde biraz daha agresifti, tam bir 3 yaş sendromu yaşıyordu. O nedenle daha zordu bu tatil bizim için. Tam olarak anlaşabildiği bir arkadaş da bulamadı, bir tek Mustafa vardı. Onunla da her zaman vakit geçiremedi. O nedenle huzursuzluğunu daha çok yansıttı bize.

Dönüşte İzmir Bornova pazarına uğradık. Yemek, mola derken gece 12 gibi evdeydik.

Özlemişim evimi…

 

 

Arama
Son Yorumlar
Lilypie - Personal pictureLilypie Second Birthday tickers